YORUM | Onur Özgen @ozgenonur
Benjamin Mendy, Premier Lig’deki ilk iki hafta sonunda Manchester City’nin topla en fazla buluşan (196), orta yapan (16), durduran (6), asist yapan (3) ve ikili mücadele kazanan oyuncusu (3). Ve bu başlangıcı, formda bir sezonun ardından değil, 9 aylık sakatlığın ardından yaptı.
Mendy’nin sakatlanmasının ardından, elinde sol bek orijinli başka bir oyuncu olmayan Pep Guardiola, önce Danilo’yu sol beke çekmişti. Ardından ise çok daha radikal bir çözümle Fabian Delph’i orta sahadan sol beke devşirmişti.
Delph ise futbol lügatımıza “sahte bek” diye bir kavram yerleştiren Guardiola’nın bu rolüne çok iyi uymuş, sol kenardan sık sık içe kat edip, merkezde ekstra bir oyun kurucu olmuştu. Bu sayede özellikle rakiplerin önde karşıladığı anlarda, City geriden çok daha rahat çıkabilmişti.
Getty ImagesMendy’nin dönüşüyle birlikteyse City daha farklı oynamaya başladı. Geçtiğimiz sezon Leroy Sane’nin üstlendiği oyunu genişletme rolü, artık Mendy’e emanet. City bu sayede derinde bekleyen rakipleri için çok daha korkutucu görünüyor. İlk kurban ise Huddersfield Town oldu. Geçtiğimiz sezon City’nin Etihad’da gol atamadığı tek takım olan Huddersfield, bu sezon yarım düzine gol yemekten kurtulamadı. Mendy de maçın kahramanlarından biri oldu.
Her ne kadar Guardiola, Arsenal maçının ardından Mendy’nin oyun içerisinde sakinleşmeyi ve pozisyonuna sadık kalmayı öğrenmesi gerektiğini söylese de, kontrol edilebildiğinde City için büyük bir güç olacağı kesin.
Arsenal sonunda yeni Vieira’sını buldu mu?
Arsene Wenger, ilk döneminde Emmanuel Petit ve Patrick Vieira’yı Arsenal’a getirerek, Premier Lig’de orta saha oyuncularına bakış açısını değiştirmişti. Son dönemlerindeki Arsenal ise saha içinde sürekli bir orta saha krizi yaşayan bir takıma dönüşmüştü.
Tuhaftır ki, yıllar sonra transfer edilen en Wenger’vari orta saha oyuncusu Wenger’in ayrılışının hemen akabinde geldi: Matteo Guendouzi. Arsenal belki de Vieira’dan sonra ilk defa orta sahayı hem pasla hem de driplingle geçebilen iki yönlü bir merkez orta saha oyuncusuna kavuştu.
Manchester City karşısında Arsenal’ın en fazla topla buluşan (72) ve pas girişiminde bulunan oyuncusuydu (47). Chelsea maçında da takımının en fazla ikili mücadele kazanan (4), pas arası yapan (4), faul kazanan (3) ve başarılı dripling yapan oyuncusu oldu (2). En yüksek pas isabet oranı da ona aitti (%93.9).
GettyÜstelik arkasında da onu çok daha fazla özgürleştirebilecek ve yükünü azaltabilecek bir oyuncu daha alındı: Lucas Torreira. Ama henüz, Unai Emery merkez orta sahayı nasıl şekillendireceğinin kararını tam anlamıyla verebilmiş gibi görünmüyor. Şayet ikili merkez orta sahada ısrar ederse Torreira’dan istenilen verimi alması çok zor.
Geride bıraktığımız Dünya Kupası’nın başlarında Oscar Tabarez de bu konuda ısrar etmiş ve Torreira’dan faydalanamamıştı. 4-1-2-1-2’ye döndüğündeyse Torreira da savunma önündeki yerini geri almış ve Uruguay çok daha etkili oyunlar ortaya koymuştu. Benzer bir süreçten Arsenal’ın da geçmesi gerekebilir.
Chelsea maçının özellikle ilk yarısının ikinci bölümünde, uzun süredir büyük maçlarda göremediğimiz kadar dominant bir oyun sergileyen Arsenal, Emery’nin de bazı konularda kafasının netleşmesiyle birlikte, belki yine şampiyonluk adaylarından biri olamayabilir, ama gelecek için umut vadeden bir sezon geçirebilir.
Morata, Sarri’nin ideal santrforu olabilir mi?
Sezon başlamadan önce Premier Lig’in ilk 6’sında en fazla transfere ihtiyacı olan takım olarak, bir önceki sezondaki sıralamaları nedeniyle doğal olarak Arsenal ile birlikte Chelsea gösteriliyordu.
Fakat yıllarca İtalya’da alt liglerde görev yaptıktan sonra, kariyeri boyunca çalıştığı en üst düzey kadro, onbiriyle yedekleri arasında büyük bir kalite farkı bulunan Napoli olan, onda da Juventus gibi bir canavarla mücadele etmek zorunda kalan Maurizio Sarri için Chelsea’nin muhteşem bir kadrosu olsa gerekti.
Pekala bu kadronun içinde yeterince kullanılamayan oyuncular olmalıydı. Onların içinde de belki de ilk sırada Alvaro Morata’nın adı yazıyordu.

Morata, Chelsea’deki ilk yılında korkunç bir sezon geçirdi, evet. Ama bunun bütün sorumluluğunu Morata’ya yükleyemeyiz. Bir kere, onun gibi zarif bir golcünün Diego Costa gibi bir yırtıcının yerine transfer edilmesi, Morata için kuşkusuz büyük bir şanssızlıktı.
İkinci olarak ise Antonio Conte’nin oynattığı futbol, en uçta zarafet değil, büyük bir enerji talep ediyordu. Morata’nın bu talebe karşılık vermesi çok zordu, veremedi de. Ama artık şartlar değişti ve Morata’ya uygun bir ortam oluştu. Morata da Arsenal maçının ardından bunu teyit etti:
“Benim için en önemli olan şey nasıl oynadığımız. Geçen sezon direkt toplarla hücum ediyorduk ve topları havadayken korumak benim en iyi özelliğim değildi. Şu an ise boşlukları düşünerek hücum ediyoruz ve topa sadece bir defa dokunup, ceza sahasına hareketlenebiliyorum. Bu benim için daha iyi. Sarri daima topla antrenmanlar yaptırıyor ve bir santrfor olarak topa sahip olmak, daha fazla gol şansı anlamına gelir.”
Sarri’nin Napoli’de çalıştığı merkez forvetler Gonzalo Higuain ve Dries Mertens, birbirinden apayrı forvetlerdi. Buna rağmen Sarri’nin üç sezonda bu ikiliden sezon başına aldığı ortalama gol katkısı ise 27’ydi. Her ne kadar Morata, “30 golden fazla atmayı elbette isterim, ama 15 ya da 20 gol atıp Premier Lig’i veya bir büyük kupayı kaldırmayı tercih ederim” dese de Sarri’nin yönetimi altında kariyer rekoru kırması hiç sürpriz olmaz.
Asist yapan kaleciler dönemi
Bir takımın başında olsanız ve sınırsız bir bütçeniz olsa, hangi kaleciyi tercih ederdiniz? David de Gea’yı mı, yoksa Ederson’u mu? Herhalde pek çok insan De Gea’yı tercih edecektir. Kalecilik meziyetleri olarak da De Gea’nın daha iyi olduğuna kuşku yok. Ama Guardiola’ya böyle bir seçenek sunulsaydı, yine Ederson’u seçerdi. Nedenini de Huddersfield Town maçında bir kere daha gördük.
Manchester City, 25. dakikaya kadar Huddersfield’ı kendi ceza sahasından çıkarmadı. Girilebilecek her türden pozisyonu buldu, ama topu çizgiden içeri geçiremedi. 25. dakikadaysa “ender gelişen Huddersfield atakları”ndan birinin sonunda Ederson kale vuruşunu kullanmaya hazırlanıyordu. Huddersfield maçın başından beri ilk defa City yarı sahasına konuşlanmış ve her Huddersfield oyuncusu bir City oyuncusuyla bire birde eşleşmişti.
Bunu fırsata çeviren Ederson ise hemen boşluğu gördü ve Sergio Agüero’ya uzun pasını gönderdi. Çünkü Guardiola, her oyuncusundan olduğu gibi kalecisinden de bunu bekliyor: Eğer sahanın herhangi bir yerinde rakibi bire birde yakalayacak bir opsiyon oluşmuşsa; kısa, orta ya da uzun mesafeli olsun, hiç fark etmez, bir an önce pası gönder! Ederson da bunu yaptı ve ilk golün asistini yapan oyuncu oldu. Sonrasını zaten biliyorsunuz, yarım düzine gol.
Getty ImagesJonathan Wilson'ın The Outsider: A History of the Goalkeeper kitabında Johan Cruyff diyor ki: "Herkes ileriye doğru hareketleniyorsa, geride ekstra bir oyuncuya daha ihtiyaç duyarsınız, bu yüzden kalecinin de oyuna katılabilmesi gerekir."
Futbolda değişim bu kadar hızlı ve köklüyken, kalecilerin bundan muaf olması elbette düşünülemezdi. Bundan 15 sene önce Premier Lig’de kalecilerin ortalama pas yüzdesi %42’yken, Ederson geçen sezon %83 pas isabetiyle oynuyordu. Ve sonunda ilk asistini de yaptı işte!
Ama insan ister istemez, 15 sene önce kaleciler %42 pas isabetiyle oynarken, Stamford Bridge’de Sergen Yalçın’a asist yapan Oscar Cordoba’ya hayıflanmıyor değil. Yirmi sene sonra doğsaydı ne olurdu ki?
Benjamin Buffon
Her zaman hayatın kendi içinde garip bir döngüsü olduğunu düşünmüşümdür. Bu döngü kimi zaman mutluluk, kimi zaman üzüntü olarak tezahür eder. Ama tüm insanlar için geçerlidir ve sonsuzdur.
Elbette futbolun içinde de bu döngü vardır. Ne de olsa “hayat, futbola fena halde benzer”. Futbolu kazanmaktan ibaret görmeyenler için, bu oyun birçok hikâye üretir. İşte onlardan biri:
Jupp Heynckes, Ekim 1991’de Bayern Münih’in başındayken evinde Stuttgarter Kickers’a 4-1 kaybettikleri için görevine son verilir. Bu, aynı zamanda Heynckes’in Bayern’deki ilk döneminin sonudur. Mayıs 2018’deyse yeniden Bayern’in başındayken evinde bu defa Stuttgart’a yine 4-1 yenilirler. Bu da Bayern’deki son döneminin kapanışıdır.
GoalGeçtiğimiz haftaysa, futbol bize gülümseten yeni bir hikâye daha verdi. 1997’de Gianluigi Buffon, Lilian Thuram ile beraber George Weah’a karşı oynamıştı. Aradan 21 yıl geçtiğindeyse Buffon yine sahadaydı, ama bu defa Weah’ın oğlu Timothy ile beraber Thuram’ın oğlu Marcus’a karşı...
Peki böyle bir güzelliği Buffon’un yaşamış olması tesadüf müdür? Kadim öğretiler, hayatta tesadüf diye bir şeyin olmadığını söyler. Bence de öyledir. Buffon, 17 yaşından beri bu oyunu büyük bir tutkuyla oynuyor. O yüzden futbolun, 40 yaşındayken onu böyle bir tatlı anıyla ödüllendirdiğini düşünüyorum.
"Kendisini yaptığı işe tamamen adamaktan haz duymak". Almancada bunun kesin tek kelimelik bir karşılığı vardır. İtalyancadaki karşılığı ise Buffon olmalı.
