YORUM | Sergen Yalçın ve eldekini kullanabilme sanatı

Son güncelleme
AA


YORUM | Emre Sarıkuş @the_emres


2003 - 2008 yılları arasında Barcelona’da başkan yardımcılığı yapan Ferran Soriano, "Gol" isimli kitabında herhangi bir etkinlikte başarılı olmak isteyen herkesin öncelikle o etkinliğin gerisinde yatan mantığı anlaması, sonra da o mantığı değişen koşullara uyarlaması gerektiğini söylüyor. Süper Lig, kendi iç dinamikleri bir yana, kulüplerin kendi iç dinamiklerinin de bir sezonu fazlasıyla belirleyebileceği bir lig. Ancak bu dinamikleri genellikle bir mantıkla açıklamak zor.

Bu sezona başlarken mâli krizle boğuşan, planlamasını, transferlerini, kenar yönetim şeklini ben dâhil birçok yorumcunun eleştirdiği, Konyaspor’dan dört gol yiyen ve Avrupa’daki her iki kupadan elenmiş Beşiktaş, ligin bitimine 14 hafta kala şampiyonluğun en güçlü adayı konumunda. Sadece maç kazanmayı alışılmış bir pratiğe dönüştürmesiyle değil, sürdürdüğü dominant oyun felsefesi ve inşa ettiği takımdaşlık ruhuyla da gücünü gösteriyor. 10'uncu haftadan önceki Beşiktaş ile sonraki Beşiktaş’ın arasındaki büyük farkı açıklayabilecek birkaç nokta var elbette.

9 ve 10'uncu haftalardaki kritik Başakşehir ve Fenerbahçe maçlarını kaybetme durumunda takım ruhunun sezon boyunca bir daha gelmemek üzere gideceği âşikârdı. Bununla birlikte Sergen Yalçın’ın oyunculara verdiği basit görev tanımlarının takıma işlerlik kazandırması, bazı oyuncuların zamanla potansiyelini tam olarak göstermesi ve peşi sıra kazanılan maçlarla oluşan öz güvenin takımdaki kırılganlığı ortadan kaldırması 10'uncu haftadan sonraki süreci biraz açıklayabilir.

Bir son dakika transferi olan, sakatlık endişeleriyle transfer edilen ve hatta sözleşmesinde sakat olduğu takdirde fesih maddesi bulunan Vincent Aboubakar'ın o cüssesinde saklamaya çalıştığı tedirginliğe rağmen yaptıkları, ilk geldiği sezonun bile ötesinde. Bunun yanı sıra son iki sezonunu Suudi Arabistan'da geçiren ve Fenerbahçe'deki günlerinden bile daha iyi bir performans ve âidiyet duygusu sergileyen Josef de Souza'nın, Sporting'de kadroda düşünülmeyen Valentin Rosier'in, Olympique Lyon sonrasında bir türlü dikiş tutturamayan Rachid Ghezzal'in sunduğu katkı ve Cyle Larin’in rolünün değişmesiyle üçüncü sezonunda fayda sağlaması Beşiktaş için sezonun piyangolarıydı.

Sezon başında Yalçın'ın ısrarla istediği ve yaptığı hatalar sebebiyle sıklıkla eleştirilen Welinton, Fabrice N'Sakala ve Bernard Mensah vasat seviyede kalırken, özkaynak ürünü olan ve en başta biraz da mecburiyetten oynatılan Ersin Destanoğlu ve Rıdvan Yılmaz'ın yaptığı çıkış, Beşiktaş’ın en büyük kazancı oldu. Dolayısıyla Beşiktaş sezonun mâliyet-performans eğrisinin hakkını veren bir takıma dönüşürken, günü kurtarmaya yönelik transferler sezon sonunda bu misyonu tamamlayacak gibi görünüyor.

Buna karşın Fenerbahçe'nin sezon genelinde yaptığı yirmi iki transfer, planlaması ve takım kurgusu, mâliyet-fayda ekseninde tartışılmaya devam ediyor. Bonservislerine yaklaşık 6 milyon euro ödenen Marcel Tisserand ve Mauricio Lemos'tan verim alamayan kulüp, sezon ortasında 2,5 milyon euro ödediği Attila Szalai'yi savunma hattına monte etti. Tek santrforla oynamasına rağmen biri 35 yaşında üç santrfor transfer eden ve bedelsiz transfer edilen 11 oyuncudan sadece Mame Thiam ve Enner Valencia'dan belli bir düzeyde verim alabilen sarı-lacivertlilerin bir şeyleri değiştirebilecek en etkili ve ön plana çıkan oyuncusu Dimitrios Pelkas oldu.

Mâliyet tartışması bir kenarda dursun, bir takımın tamamı bedava bile olsa yirmi iki oyuncu transfer etmesi başlı başına bir problem. Tam da bu noktada her an büyük bir kırılma yaşaması muhtemel olan ve haftadan haftaya yapacakları kestirilemeyen Fenerbahçe’nin kimyası büyük bir tartışma konusu hâline gelirken, Erol Bulut’un mevcut oyun sistemiyle transferlerin oyun karakterleri arasındaki uçurum da giderek derinleşti.

Yalçın’ın oyuncusuna göre sistem oluşturması ve lider karakteri, Bulut’un ağırlığını sorgulatan kalabalık bir teknik ekip, yönetilmesi zor bir oyuncu grubu ve oyuncuların profillerine çok uzak bir sistemdeki ısrarı, iki takım arasındaki verimlilik farkını ortaya çıkarıyor. Bu verimlilik, oynanan oyunu izlerken keyif almayı, güvenmeyi, umutlanmayı da sağlıyor.

Oysa oyuncular arasında ortak olanı bulma çabası, uyumlu bir kimyanın oluşmasını sağlayacak bir ortak dil, bu duyguları ortaya çıkarabilir. Takımların daha az yatırım yaptığı, zayıf gibi görünen kadrolara sahip olduğu ve teknik direktörlerin koltuklarında kendilerini rahat hissettikleri dönemlerde de bu olguya daha çok rastlanır.

Örneğin 1999-00 sezonunda Fenerbahçe’nin transfer bütçesinin beşte biri maliyetle sezona başlayan Beşiktaş, o sezon UEFA Kupası'nı kazanan Galatasaray’ın elinden lig şampiyonluğunu neredeyse alıyordu. Fenerbahçe ise sezonu liderin tam 18 puan gerisinde tamamlamış, Avrupa kupalarına bile katılamamıştı. Bu kimyayı son 15 yılda en iyi oluşturan teknik direktör olan Arthur Zico’dan bu yana aynı hataların döngüsünde çözüm aramaya çalışan Fenerbahçe, son şampiyonluğun üzerinden geçen sekiz yıla rağmen hâlen kadro ve teknik direktör istikrarı sağlayabilmiş değil. Sadece bu sezon yirmi iki oyuncuyla sözleşme imzalayan sarı-lacivertliler, 2013-14 sezonundan bu yana on farklı hocayla çalışırken, Beşiktaş’ta Sergen Yalçın, Slaven Bilic, Şenol Güneş ve Abdullah Avcı'dan sonra çalışılan dördüncü teknik direktör konumunda.

Süper Lig'deki her takım sezon sezon değerlendirilse, belki de konuşamayacağımız tek şey bir kulübün uzun vâdeli planlama yapması olacaktır. Kısa vâdeli bir planla maksimum verim alınabilecek ve adanmışlığı yüksek bir kadroyla Sergen Yalçın, Ferran Soriano’nun bahsettiği o etkinliğin arkasında yatan mantığı ve değişen koşullara göre de hareket edebilmeyi çözmüş görünüyor.