YORUM | Kepa Arrizabalaga üzerine düşünceler

Yorum()
Getty Images
Bir oyuncunun antrenörünün kararına rağmen oyundan çıkmamak için direnmesi ve başarması, sık rastladığımız bir şey değil. Ama o kadar da tuhaf değil.


 YORUM | Onur Özgen @ozgenonur

21 Ağustos 2001’de Galatasaray, Şampiyonlar Ligi 3. Ön Eleme Turu rövanş maçında Levski Sofya’ya konuk olmuştu. Ali Sami Yen Stadı’ndaki ilk maçı Galatasaray 2-1 kazanmıştı, rövanş maçının son dakikalarına ise 1-1 beraberlikle giriliyordu.

90. dakikada sarı-kırmızılıların yeni kalecisi Faryd Mondragon, sakatlanıp kendini yere bırakmıştı. Belki gerçekten sakatlanmış, belki de süreden çalmak için kendince böyle bir yol bulmuştu. Ama birkaç dakika içinde büyük bir krize sebep olacaktı.

Sağlık görevlileri saha içinde Mondragon’un tedavisini yaparken, kariyeri boyunca riske girmeyi sevmeyen Mircea Lucescu, bu konuda da risk almak istemeyip yedek kaleci Kerem İnan’a oyuna girmesini söylemişti bile. Kerem, değişiklik için kenara geldiğinde ise Mondragon ayağa kalkmış ve kenara doğru, “İyiyim, değişikliğe gerek yok,” şeklinde bir işaret yapmıştı. Lucescu oyuncusunu kenara çağırıyor, Mondragon ise ısrarla ve gittikçe daha agresifleşen el kol hareketleriyle gelmeyeceğini söylüyordu. Dakikalar geçmiş ve Mondragon direnişinde muvaffak olmuştu. Karşılığında maçın hakeminden sarı kart görse de Lucescu’yu pes ettirip sahada kalmayı başarmıştı. Galatasaray da turu geçmiş, Şampiyonlar Ligi gruplarına kalmıştı.

Faryd Mondragon Galatasaray

Bu olay olduğunda Kepa Arrizabalaga, henüz 7 yaşındaydı. Ve büyük ihtimalle bu maçtan haberi yoktu – hâlâ da olduğunu sanmıyorum. Ben de 12 yaşında bir çocuktum. Kepa’dan farklı olarak ise maçı televizyondan izlemiştim. Mondragon’un Lucescu’ya yaptığı el kol hareketleri ve maçı birlikte seyrettiğim koyu Fenerbahçeli dedemin bu absürt durum karşısında dayanamayıp attığı kahkahaları meğer hâlâ hafızamın bir yerlerinde duruyormuş. 18 yıl sonra Kepa sayesinde bir anda yeniden hatırladım.

Belki de bu yüzden, olay anında Twitter’da takip ettiğim insanların büyük şaşkınlıklarını ve tepkilerini paylaşamadım. “Futbolda olur böyle şeyler” diye düşündüm. Çünkü Mondragon sayesinde daha önce olabildiğini görmüştüm. Sonra o olayın ardından Mondragon ile Lucescu arasındaki ilişkinin nasıl devam ettiğini anımsamaya çalıştım. Gözümün önüne bir görüntü daha geldi.

21 Ekim 2001’de Beşiktaş, İnönü Stadı’nda Galatasaray’ı ağırlıyordu. Siyah-beyazlılar, maça çok baskılı başlamış ve henüz 31. dakikada Emre Aşık’ın kendi kalesine attığı golle 2-0 öne geçmişti. Golün hemen ardından Mondragon’un kalesini bir hışımla terk ederek soluğu Lucescu’nun yanında aldığını hatırlıyorum. Sofya’daki olayın üzerinden tam iki ay geçmişti, ama Kolombiyalı kalecinin cüretinden hiçbir şey kaybolmamıştı. Mondragon'un Lucescu’ya ne dediği televizyondan anlaşılmıyordu elbette. Muhtemelen Fransızca konuşuyorlardı ve birbirlerine ne dediklerini anlayamıyordum - hâlâ da anlayamam. Ama Sofya’da hocasına oyundan çıkmayacağını anlatmaya çalışan o el kol hareketlerinin, aynı agresiflikle bu defa da sahada kötü giden şeyleri anlattığı belliydi. Lucescu ise sakin bir biçimde oyuncusunun söylediklerini dinliyor ve kafasını sallıyordu. Galatasaray o maçı, ikinci yarıda bulduğu iki golle çevirecekti.

Peki sonrasında ne mi olmuştu? Galatasaray, o sezon çok zayıflamış bir kadroyla ligi şampiyon bitirmeyi başarmıştı. Lucescu ise sezon sonunda Beşiktaş’ın yolunu tutmuştu. Eski takımından ise istediği iki oyuncu vardı: Sergen Yalçın ve Mondragon. Sergen’i yuvasına döndürmeyi başarsa da bonservisi Metz'te olan Mondragon’u son anda Galatasaray’a kaptırmıştı.

Lucescu’nun ardından Galatasaray’da Fatih Terim ile çalışmaya başlayan Mondragon, o sezon verdiği bir röportajda, “Lucescu, Terim’den daha iyi bir hocaydı,” cümlesini sarf etmekten çekinmeyecek; fakat hemen akabinde de şunu söyleyecekti: “Ama Lucescu, sadece futbolla ilgili konularda iletişim kurardı. Oysa Terim, her zaman her yerde oyuncusuyla iletişim hâlinde.”

Belli ki Mondragon, Lucescu’nun taktiksel olarak Terim’den daha iyi bir antrenör olduğunu düşünüyor; ama Terim’in kendileriyle kurduğu ilişkiyi daha çok beğeniyordu.

Hoffenheim’ın genç antrenörü Julian Nagelsmann da ikincisinin, birincisinden çok daha önemli olduğunu düşünenlerden. "Sınırlı bir taktik bilginiz varsa, yine de başarılı bir teknik direktör olabilirsiniz,” diyor Nagelsmann, “Fakat büyük bir taktisyen olmanıza rağmen, oyuncu yönetiminde iyi değilseniz, asla başarılı bir teknik direktör olamazsınız."

Nagelsmann’ın altını çizdiği bu iki özelliği, antrenörlük ve yöneticilik olarak tanımlayabiliriz. Şu sıralarda Galler Milli Takımı'nın başında olan Ryan Giggs ise birkaç hafta önce The Guardian’ a verdiği röportajda tam da bu konuda çok hoş bir anekdot paylaşmıştı. Bir gün eski Southampton menajerlerinden Lawrie McMenemy ile birlikte yürürlerken, McMenemy'nin kendisine şöyle söylediğini aktarıyor Giggs: “Düşük seviyedeki takımlarda antrenörlük yaparsın. Yüksek seviyedeki takımlarda ise yönetici olursun.”

Maurizio Sarri Chelsea Manchester City 02/24/19

Her ne kadar Chelsea’nin son dönemde aldığı başarısız sonuçların ardından pek çok insan tarafından Sarriball’un kerametinin kendinden menkul olduğu düşünülmesine rağmen, futbola salt sonuç odaklı bakmayanlar için Maurizio Sarri’nin antrenörlük yeteneklerinde tartışılacak bir şey bulunmuyor.

Ama Napoli’nin ardından rekabetin çok daha sert olduğu bir lige ve kâbul etmek gerekir ki idare etmenin en zor olduğu birkaç Avrupa takımından birinin başına gelen Sarri’nin yöneticilik yetenekleri, ilk defa bu kadar sıkı bir şekilde sınanmaya başladı.

Dün geceye kadar Sarri bu konuda hiç de parlak şeyler göstermemişti. Maçın ikinci uzatma bölümü de bitmek üzereyken herkesin gözü önünde Kepa’yla yaşadığı birkaç dakikalık gerilim ise hemen herkes tarafından Sarri’nin takım üzerindeki otoritesinin paramparça edilmesi olarak yorumlanacak ve Chelsea’deki macerasının bu olayla bittiği düşünülecekti.

Sarri’nin Chelsea’deki geleceği hâlâ fazlasıyla belirsiz olabilir. Ama dün gece maçın ardından Sarri, belki de ilk kez iyi bir yöneticilik örneği sergiledi ve Kepa’yla arasında geçenleri şu şekilde özetledi: "Bir yanlış anlaşılma oldu. Kepa'nın ayağına kramp girdi, bu yüzden o hâlde penaltılara çıkmasını istemedim. Kepa ise penaltılara çıkabileceğini bildiği için aslında haklıydı, ancak kendini ifade ediş şekli nedeniyle haksızdı."

Ustaca bir vuruş, öyle değil mi?

The Blizzard Türkiyenin ilk sayısında Scott Oliver, hayranlıkla okuduğum “Caz çal, satranç oynama” başlıklı yazısının bir bölümünde şöyle diyor:

“Kendini bir despot simgesi olarak değerlendirmekten en uzak olan teknik direktör Victor Maslov’du. Jonathan Wilson’ın ifadesine göre Maslov, oyuncularıyla taktik konuları konuşup tavizler vermekle kalmıyor, aynı zamanda oyuncu değişiklikleri konusunda onların sözünün geçmesine de izin veriyordu. Altmışlı yıllarda Sovyetler Birliği’nin en popüler futbol yazarlarından biri olan Arkadi Galinski’nin çıkardığı sonuca göre, bu iki olay Maslov’un zaafının değil, gücünün göstergeleriydi. ‘Oyuncuların değişikliğe onun otoritesini baltalamak için değil, takımın faydası için karşı çıktıklarını anlamıştı’ diye yazıyordu.”

Belki de Kepa’nın da amacı buydu. Sarri’nin otoritesini baltalamak için değil, takıma faydalı olabileceğini düşündüğü için sahada kalmak istemişti. Belki de oyuncu-antrenör ilişkisi üzerine kalıplaşmış düşüncelerimizi gözden geçirmemiz gerekiyordur da, bu olay vesile olmuştur.

Fakat yine de Willy Caballero için üzüldüğümü söylemeden geçemeyeceğim. Tıpkı 2014 Dünya Kupası çeyrek finalinde Kosta Rika’ya karşı penaltı atışlarını kurtarması için 120+1'inci dakikada yerini Tim Krul’a bırakan Jasper Cillessen için üzüldüğüm gibi.

Maurizio Sarri Willy Caballero Chelsea Manchester City 02/24/19

 

Kapat