Haberler Canlı Skorlar
Beşiktaş

YORUM | Güneşli bir pazar günüydü ve Beşiktaş tiki-taka’dan vazgeçmişti

02:30 GMT+3 7.10.2019
Besiktas Alanyaspor 10/06/19
Karanlık akşamların içinde kaybolan Beşiktaş, bir gündüz maçının aydınlığında kendi gerçekleriyle yüzleşti.

 YORUM | Onur Özgen @ozgenonur

Napoli üç sezon evvel sahasında Beşiktaş’ı ağırlamadan önce üst üste iki lig maçını kaybetmişti; deplasmanda Atalanta’ya, ardından içerde Roma’ya. Basın ise sorunu takımın sahaya dizilişinde görüyordu. İtalyan bir gazeteci, Beşiktaş maçından önce düzenlenen basın toplantısında Maurizio Sarri’ye, “Yarın 4-3-3’ten vazgeçecek misiniz?” diye sormuştu. Sarri’nin cevabı ise kısa ve netti: “Eski bir hocam vardı. ‘Dizilişler hakkında konuşan biri futboldan anlamaz’ derdi.”

Sarri ertesi gece takımını Beşiktaş karşısına da 4-3-3 formasyonuyla çıkarmıştı. Çok baskın bir oyun oynamalarına rağmen sonuç değişmemiş, yine kaybetmişlerdi. Ama elbette sorun dizilişte değildi. Nitekim Napoli bu düzende üç sezon boyunca Serie A tarihinin en etkileyici oyunlarından birini sergileyecekti.

Bu sezon Alanyaspor maçına kadar beş puan toplayabilen Beşiktaş ise üç puanlı sisteme geçilen 1987-88 sezonu başından bu yana ilk altı haftalar itibarıyla en kötü lig başlangıcına imza attığı sezonunu yaşıyordu. Öyle ki; Beşiktaş bu maçı da kaybetseydi, 62 sezonluk Süper Lig tarihinin kendi adına en kötü lig başlangıcına imza atacaktı. Dolayısıyla takımda aşılması gereken büyük sorunların olduğu kesindi. Genel kanıya göreyse sıkıntı yine takımın sahaya dizilişinden kaynaklanıyordu. Ama Abdullah Avcı da tıpkı Sarri gibi aynı fikirde değildi.

Son dakika golüyle pek de hak edilmeyen bir şekilde kaybedilen Wolves maçının ardından, “Zihinsel bir yorgunluk var,” demişti Avcı; “4-2-3-1'i de oynadık, üç maçta 11 gol yedik. Sorun sistemle, formasyonla alâkalı değil."

Ardından ise sorunun ne olduğunu açıklamıştı: "Topu ayağınıza fazla alınca sete ve duvarlara karşı oynamak zorundasınız. Bunun tespitini yapıyoruz. Belki farklı bir düzene geçebiliriz.”

Evet, esas sorun buydu. Avcı aynı basın toplantısında itiraf ettiği gibi, kendisine çok güvenmiş ve Başakşehir’deki son iki sezonunda geliştirdiği topa sahip olma oyununa kaldığı yerden Beşiktaş’ta devam etmek istemişti. Ama yine Avcı’nın da dediği gibi, bu bir konsol oyunu değildi. Beşiktaş’ın çok uzun süreli oyun alışkanlıkları vardı ve Avcı oyunculardan bu alışkanlıklarını bir anda bırakmalarını istedi. Bırakamadılar. Üstelik takıma yeni katılanların çoğu da Avcı’nın oyun düzenine uymuyordu. Takımdaki zihinsel yorgunluğun bir nedeni de buydu. Elbette en büyük neden, üst üste alınan kötü sonuçlardı. Ancak antrenörün onlardan istediklerini yapamamak da oyuncuları zihinsel olarak geriye götürüyordu.

Şu sıralarda benzer bir süreçten Milan da geçiyor. Çok uzun zamandır kötü yönetilen ve kadro kalitesi olarak yıllardır büyük bir düşüş yaşayan Milan, bu sezon takımın başına Empoli ve Sampdoria’da etkileyici performanslar gösteren Marco Giampaolo’yu getirdi. Giampaolo, Avcı’nınkiyle benzer bir oyun felsefesine sahip; takımının topa hükmetmesini, rakip yarı sahada oynanmasını, savunma çizgisinin kendi kalesinin en az 40 metre uzağında kurulmasını ve topun kaybedildiği yerde baskı uygulanmasını istiyor. Ancak bu taleplerin sahada karşılığını bulması iki şarta bağlı; üst düzey bir kalite ya da aşırı bir uyum. Eğer bunlara sahip değilseniz, büyük hayaller kurduran o oyunun sonucu tam bir hüsran oluyor. Bu süreç içinde başınıza o kadar tuhaf şey geliyor ki; ilk başta bunların şanssızlık olduğunu ve geçeceğini düşünüyorsunuz. Ama geçmiyor. Oyuncuların kalitesi, antrenörünün taleplerini karşılamaya yetmeyince, bir süre sonra saha içinde olağanüstü boyutlarda bir kırılganlık, dağınıklık ve disiplinsizlik görülüyor. Milan ve Beşiktaş’ın sezon başı itibarıyla yaşadıkları sorunun temeli işte buydu.

Dolayısıyla bir değişiklik gerekiyordu. Giampaolo, cumartesi gecesi Genoa karşısında çözümü topu bırakmakta buldu. İlk altı maçında %59.5 top hâkimiyetiyle oynayan Milan’ın bu oranı Genoa karşısında %49’a kadar düştü ve bu şekilde üç maçlık mağlubiyet serisinin ardından zor da olsa kazanmayı başardılar.

Avcı da aynı yolu izledi. Takımın dizilişi 4-2-3-1’e dönmüş, oyuncuların pozisyonları ve rolleri de buna göre değişmişti. Wolves maçındaki gibi bekler artık içe kat etmiyordu, alıştıkları şekilde çizgiye basıyorlardı. İki ofansif orta saha oyuncusu da en verimli oldukları yerlere geri dönmüşlerdi; Oğuzhan Özyakup savunma önüne, Adem Ljajic forvet arkasına. Oyunu genişletme görevini beklere bırakan kanat oyuncuları ise daha fazla içe kat ediyorlardı.

Esas değişiklik ise Avcı’nın oyuncularından olan beklentilerinde ve oyunun prensiplerindeydi. Takım önceki maçlarda olduğu gibi savunmayı çok önde kurmuyordu. Bekler mümkün mertebe rakip yarı sahayı geçmiyorlardı. Top kaybedildiğinde karşı prese başlamak yerine, hep beraber topun arkasına geçiliyordu. En büyük yapısal değişiklik ise takımın topla olan münasebetindeydi. Artık Beşiktaş topu o kadar istemiyordu.

Ama bu kolay olmayacaktı; çünkü Beşiktaş’ın karşısındaki takım ligin topsuz oyun konusundaki uzmanıydı. Geçen sezon Yeni Malatyaspor, bu sezon Alanyaspor; şurası kesin ki, Süper Lig’de iki sezondur top rakipteyken ne yapacağını en iyi Erol Bulut’un takımları biliyor. Adam markajına dayalı orta blok presini o kadar iyi kurguluyorlar ki, Bulut’un takımlarına karşı merkez neredeyse hep kapalı oluyor. Top sizde kalıyor belki, ama sizin için etkisiz, onlar için ise en etkili yerde; stoperlerinizde. Çünkü yalnızca stoperlerinizin top kullanmalarına müsaade ediyorlar.

Bu planlarının Fenerbahçe karşısında çok iyi işlediğini görmüştük. Fenerbahçe’nin o maçı savunmacılarının bireysel hatalarıyla kaybettiğini düşünebilirsiniz; ama o hataları getiren de Bulut’un topsuz oyundaki kusursuza yakın planıydı. Ersun Yanal’ın maç boyunca vazgeçmediği geriden oyun kurma ısrarı da Bulut'a galibiyeti getirmişti. Fakat eski ekürisi olan Avcı’nın takımı bu tuzağa düşmedi.

Alanyaspor’un planı aynıydı. Papiss Cisse ve Anastasios Bakasetas, Beşiktaş’ın iki stoperinin pas kanallarını kapatıyordu. Manolis Siopis ve Ceyhun Gülselam da uzun süre sonra yan yana oynayan Atiba Hutchinson ve Oğuzhan Özyakup’a sıkı bir adam markajı uyguluyordu. Efecan Karaca ve Yacine Bammou da beklerin tepesindeydi. İki dörtlü blok arasındaki mesafeyi dar tutarak da Beşiktaş’ın ön dörtlüsünün hatlar arasında topla buluşmasını engelliyorlardı.

Bu durumda rakibe iki seçenek sunuyorlardı; ya bu baskıdan pasla çıkmaya çalışacaklardı, ki büyük ihtimalle hata yapacakları için bu Alanyaspor’un istediği şeydi ya da direkt oynayacaklardı. Beşiktaş ise maçın başından itibaren geriden oyun kurma konusunda eskisi kadar ısrarcı olmadığını göstermişti. Loris Karius, kale vuruşlarını kullanırken stoperlere kendisinden uzaklaşmalarını söylüyor ve uzun vuruyordu. Akan oyunda da geri dörtlü sıkıştığını hissettiğinde kaleciye dönmek yerine hücum hattına direkt toplar yolluyordu. Bunun neticesinde maçın ilk 15 dakikasında topun üstünlüğü %51.9’la Alanyaspor’da kalmıştı.

Ancak hücumdaki üretkenlik sorunu aynen devam ediyordu. 36. dakikada Caner Erkin’in kullandığı köşe vuruşunda Atiba’nın ön direkte yaptığı kafa vuruşu, Beşiktaş’ın o dakikaya kadar rakip ceza sahasında ikinci topla buluşmasıydı. Akan oyundaki tek organize atak ise ondan iki dakika sonra Kevin N’Koudou’nun kendisinden beklenmeyecek kadar iyi bir pas şiddeti ve zamanlaması sayesinde geriden sol iç koridordaki boşluğa doğru hareketlenen Atiba’yı ceza sahasında topla buluşturmasıyla gelmişti. Hepsi bu.

Aslında sorun yine aynıydı; dar alanda üretememek. Hücum hattında bunu yapabilecek tek oyuncu Ljajic olarak görünüyordu. Üstelik bu maçta takım geçen sezon onun skorerliğini ortaya çıkaran oyun yapısına ve şekline de dönmüştü. Ama Ljajic’in sezon başından beri olan pasif görüntüsü bu maçta da sürdü. Avcı ise bu görüntüye ancak 45 dakika dayanabildi ve yerine Abdoulay Diaby’yi aldı.

Kariyerindeki en parlak günlerini Club Brugge’de santrfor olarak geçiren Diaby, forvet arkasında da olsa merkezde daha rahat ediyor gibi. Onun girişiyle birlikte Beşiktaş’ın hücumdaki hareketliliği arttı. 49’da ise Beşiktaş belki de ilk defa rakip yarı sahada topu tempolu bir şekilde dolaştırdı. Akabinde N’Koudou’yu Baiano’yla bire bir durumda bırakan ve penaltı kazanılmasını sağlayan pas da Diaby’den geldi.

Burak Yılmaz’ın gole çevirdiği penaltı atışı ise çok önemliydi. Çünkü bu sayede uzun süre sonra Beşiktaş’ın öne geçtiğinde nasıl oynayacağını görme fırsatımız olacaktı. Zira Beşiktaş bu sezon Süper Lig'de Göztepe'nin ardından (14 dakika) maçlarda en az önde oynayan iki takımdan biriydi (45 dakika; Konyaspor ile birlikte). Siyah-beyazlılar aynı zamanda bu sezon maçlarda en uzun süre geride oynayan takımdı (247 dakika).

Skoru aldıktan sonra ise Beşiktaş’ın direkt hücumları kendisine daha fazla alan bulmaya başladı. İkinci gol de Dorukhan Toköz’ün Burak’a direkt pası, ardından Burak’ın Diaby ile girdiği verkaç ve Diaby’nin boş kaleye topu yuvarlamasını sağlayan müthiş sprintiyle geldi. Bu bir anlamda Beşiktaş’ın bu sezonki ilk golüydü. Siyah-beyazlılar, sezon başından beri gol atmak bir yana dursun, pozisyona girmek için o kadar çok zorlanıyordu ki, ilk defa arkasında bir organizasyonun olduğu Beşiktaş golü izlemiştik.

Bu da skor üstünlüğünün Beşiktaş’ın hücumdaki üretkenliği için ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu göstermişti. Öyle ki, bu maçta 1.95 xG ile sezonun en yüksek gol beklentisine ulaşan Beşiktaş’ta Burak’ın golünden önceki gol beklentisi ise sadece 0.1 xG’ydi. Ve evet, Beşiktaş bunu önce skoru alarak; ama aynı zamanda topu da bırakarak başardı.

Tiki-taka tanımı her ne kadar kendisiyle özdeşleşse de aslında tiki-taka’nın anlamsız bir pas ritüelinden ibaret olduğunu ve bundan nefret ettiğini söyleyen Pep Guardiola şöyle der: “Bütün takım sporlarında, başarının sırrı oyunu bir tarafa yıkmaktan geçer. Bu şekilde rakibin üzerinize gelmesini ve açık vermesini beklersiniz. Rakibiniz bu açığı verdiğinde de yumruğu indirirsiniz. Oyun böyle oynanır; ama bu tiki-taka değil.”

Beşiktaş da güneşli bir pazar günü tiki-taka’dan vazgeçti ve bu sezon en az pas girişiminde bulunduğu (423), en az isabetli pas attığı (321), en düşük pas yüzdesi yakaladığı (%76), topla en az oynadığı (%50,8), en az şut çektiği (7) ve rakip ceza sahalarında topla en az buluştuğu (11) maçı oynadı. Ve sonunda Jeremain Lens, belki de Beşiktaş formasıyla ilk defa sahayı alkışlarla terk etti. Futbol gerçekten ilginç bir oyun, değil mi?