YORUM | Beşiktaş aynada kendine baktı: Büyük beden hırka, bol kesim tişört ve yüzleşilen gerçekler

Son güncelleme
Getty Images

YORUM | Onur Özgen @ozgenonur


Kulağa tuhaf gelebilir, ama maç öncesinde en merak ettiğim şey, Sergen Yalçın’ın kenarda hangi kıyafetle olacağıydı.

Beşiktaş’taki teknik direktörlük döneminde yalnızca imza töreninde şık bir siyah takım elbise giymişti. Acaba Şampiyonlar Ligi’ne özel olarak yine böyle Diego Simeone’vari bir kombin mi tercih edecekti, yoksa her zamanki gibi salaş bir şeyler mi giyecekti?

Bunu merak etmemin bir sebebi vardı elbette; Yalçın’ın kıyafetiyle Beşiktaş’ın oyunu arasında bir ilişki olacağına inanıyordum. Eğer takım elbiseyle çıkarsa, bu benim için Beşiktaş’ın reaktif bir oyun oynayacağı anlamına geliyordu. Ama onu her zamanki gibi görürsek bu da Beşiktaş kendi futbolunu oynayacak demekti.

İkincisi oldu. Yalçın’ın üstünde yine bol kesim bir tişört ve Pep Guardiola’nın da sıkça giydiği büyük beden hırkalardan biri vardı. Hâliyle Beşiktaş da alışık olduğu oyunuyla sahadaydı.

Takımınızın sahada kendisi gibi olmasını istiyorsanız, siz de kenarda öyle olmalısınız.

Açıkçası Sergen Yalçın’ı ve takımını kendisi gibi gördüğüme sevindim. Çünkü Yalçın’ın da daha önce defaatle belirttiği gibi, Şampiyonlar Ligi maçları Beşiktaş için kendi seviyesini göreceği maçlar. Bu yüzden Beşiktaş, zaaflarını gizleyebilmek için güçlü yanlarından feragat etmek yerine sahaya kendi prensipleri ve alışkanlıklarıyla çıkmayı seçti. Ve bu sayede Borussia Dortmund’un karşısında ne durumda olduğunu açıkça gördüler.

İlk yirmi dakikada teknik açıdan Dortmund ile aralarında büyük bir fark olmadığını fark ettiler. Topu ayaklarında tutabildiklerini, istedikleri gibi çevirebildiklerini ve Miralem Pjanic’in vizyonu sayesinde savunma arkasına sızabildiklerini gördüler ve bu hem onların hem tribünlerin çok hoşuna gitti. Bu sürede Dortmund ise Beşiktaş’ı durdurmaya çalışırken bir yandan da gözlemliyor gibiydi: Nasıl hücum ediyorlar, topu kaptırdıklarında nasıl pozisyon alıyorlar, savunmadaki zaafları neler, vs.

Nitekim 15. dakikadan itibaren Pjanic’e kendi savunmalarının arkasına bir derin top daha yollaması için izin vermediler. 17. dakikada Beşiktaş’ın rakip yarı sahada kaptırdığı bir topun ardından ilk kontrataklarını gerçekleştirdiler. Üç dakika sonra da ilk net pozisyonlarında Jude Bellingham’ın golü geldi. Beşiktaş’ın zaafını bulmuşlardı: Tempo yükseldiğinde pozisyon hataları yapıp yerlerini kaybediyorlar ve kendi hızlarına yetişemiyorlardı.

Beşiktaş da o dakikadan itibaren Dortmund ile aralarındaki üç büyük farkla yüzleşmeye başladı: Birincisi; fiziksel seviye farkı. Elbette bu da iki takım arasındaki yaş farkıyla doğrudan ilgili bir durum. Beşiktaş orta sahasının yaş ortalaması 33.6 iken, Dortmund’un ise 22.6 idi. 38 yaşındaki Atiba Hutchinson’ın kendisinden yirmi yaş genç Bellingham’ın fiziksel kalitesiyle baş edememesi normaldi. Nitekim Marco Rose da maç sonundaki demecinde, “Türk futbolunun daha fazla genç futbolcuya ihtiyacı var,” diyerek bu durumun altını çizdi.

Siyah-beyazlıların sportif karar alıcıları, transfer döneminde genellikle deneyimli oyunculara giderken bunu hesaba katmamış olamazlar. Belki de namağlup liderlikle biten bir önceki Şampiyonlar Ligi grup deneyiminin etkisinde kalmışlardır.

Beşiktaş, 2017-18 sezonunda turnuvanın en yaşlı takımına sahipti. Buna karşın grubundaki rakipleri Porto, Monaco ve RB Leipzig ise en genç takımlardan üçüydü. Ama deplasmandaki Leipzig maçı haricinde, üç rakibine karşı da taktiksel olarak üstün gelmiş ve aralarındaki fiziksel kalite farkını bu şekilde kapatmıştı. Özellikle savunmada Pepe ve Adriano’nun taktiksel farkındalıkları büyük fark yaratmıştı. Orta sahada da Atiba dört yaş daha gençti, Oğuzhan Özyakup en iyi döneminden henüz bu kadar uzakta değildi ve Tolgay Arslan’dan ciddi katkılar alınmıştı.

Dün akşam ise Beşiktaş’ın olgunluğu Dortmund’un gençliğine karşı taktiksel bir üstünlük kuramadı ve bu yüzden tempo yükseldikçe iki takım arasındaki fiziksel kalite farkı giderek belirginleşti. Örneğin; Beşiktaş ters kanada diyagonal bir pas yolladığında karşısında savunma kaymalarını iyi yapan ve boşluk vermeyen bir takım bulurken; Dortmund ise attıkları ilk golde olduğu gibi tek bir diyagonal pasla Fabrice N’Sakala ile Francisco Montero’nun arasında büyük bir boşluk oluşturabildi ve o boşluğa hemen sızabildi.

İki takım arasındaki üçüncü büyük fark ise zihinsel dayanıklılıktı. Aslında Beşiktaş’ın deneyimli oyuncularının en çok bu konuda fark yaratması beklenirdi, ama dün akşam bu deneyim, Bellingham’ın golünden sonra Beşiktaş’ın oyununda gözle görülür bir kırılma yaşanmasını engelleyemedi. Bu kırılmanın neticesinde skordaki farkın yükselmesini ise Ersin Destanoğlu engelledi.

Yine de Beşiktaş için üzücü bir akşam değildi. Sergen Yalçın seviyelerini görmek istiyordu, gördü. Kendilerinden daha kaliteli bir takıma karşı kendi futbollarını oynamayı denediler, zaman zaman üstünlük de kurdular, ama çoğu zaman tempoya ayak uyduramayıp kaybettiler. Öğretici bir yenilgiydi.

Umarım Sergen Yalçın, Amsterdam’da da takım elbise giymez.