YORUM | Avrupa Süper Ligi: Futbolun tabutuna çakılan son çivi

Yorum (0)
RIP Football
Getty Images
Bu kararı sadece futboldan nefret eden biri alabilir, doğru. Peki ya biz seyirciler? Futbolu gerçekten sevdik ve onu bu tehditten koruduk mu?

YORUM | Onur Özgen @ozgenonur


Kendilerine “elitler” adını takan on iki Avrupa kulübü, gecenin karanlığında bir darbeyle kendi monarşilerini ilân ettiler. 

Bildirilerinde artık her şeyin, hatta futbolun dahi önünde olduklarını söylüyorlardı. Bu yüzden kendi taraftarları da dâhil olmak üzere neredeyse tüm dünyadaki futbolseverler tarafından lanetlendiler. Ama bu onların umurlarında bile değildi.

Bir senedir seyircisiz oynanan, bu şekilde de oynanabildiği görülen bir oyun artık futbol. Tamamen bir televizyon gösterisine dönüşmüş durumda. Hatta artık bu oyunu hiç izlememize bile gerek yok. Bir telefon ekranından sadece maç sonuçlarına bakmamız futbolu sevmek için yeterli olmayabilir, ama üzerine bahis oynayıp para kazanmamız için yeterli.

Elbette henüz ne olacağı bilinmiyor. UEFA, bu korsan ligi kuran takımları kendi organizasyonlarından men etmekle tehdit etti. Bu takımlardaki oyuncuların ise EURO 2020’de oynayamayacaklarını açıkladı. Söz konusu takımların bağlı oldukları ülke federasyonları da dâhil olmak üzere tüm yerel lig yönetimleri birbiri ardına UEFA’ya destek açıklamaları yayımladılar. Belki de bu takımlar sonunda yerel liglerinden de men edilecekler.

Ya da kulüplerin düşündükleri gibi ne UEFA ne de ülke federasyonları bunu yapmaya cesaret edebilecek. Bunun yerine kendileriyle uzlaşmaya çalışacaklar. Bu da mümkün. Ama her hâlükârda artık hiper kapitalist futbol çağının zirvesindeyiz.

RIP LFC

Daha fazla maç, daha fazla kâr, daha az sürpriz. Şampiyonlar Ligi'nin temel amacı buydu. Ulaştılar da.

1995’te getirilen Bosman kuralıyla kimilerine göre futbolcular özgürleşti, kimilerine göreyse futbol bir oyun olmaktan çıktı. Bir sene sonra Avrupa şampiyonu Ajax, kendisine şampiyonluğu getiren golü atan Patrick Kluivert’ı bedavaya Milan’a kaptırdı. Artık bir ülkenin en iyi oyuncuları o ülkenin en iyi takımında değil, Avrupa’nın en zengin takımlarında oynayacaklardı. Bu da Kızılyıldız’ın şampiyon olduğu, Sparta Prag’ın Barcelona’ya, Spartak Moskova’nın Real Madrid’e kök söktürdüğü dönemlerin sona erdiği anlamına geliyordu.

İkinci olarak ise Şampiyonlar Ligi başlangıçta sadece her ligin şampiyonlarının katılabildiği bir turnuva iken, 1997’de lig ikincilerinin de katıldığı bir turnuvaya dönüştü. Takımların sayısı arttıkça, yayın ve reklâm gelirleri de büyüdü. Gelirler büyüdükçe kulüpler yabancı yatırımcıların saldırısına uğradı. Bu da bildiğimiz anlamda futbolun sonunu getiren bir diğer etkendi.

Ama Avrupa futbolunun sınırsız imtiyazlılarına artık bu da yetmemeye başladı. Gelirlerini kıtanın kıyısında köşesinde kalmış mütevazı takımlarıyla paylaşmak istemediler. Kendi liglerinin dördüncüsü dahi Şampiyonlar Ligi'nde yer alırken, küçük liglerin şampiyonlarına ön elemeleri geçememeleri için zorluk üstüne zorluk çıkarıldı. Ama yine tatmin olmadılar. Şampiyonlar Ligi istedikleri gibi giderek daha az sürprize açık bir turnuva hâlini alsa da zaman zaman gerçekleşen peri masalları canlarını sıkıyordu. 2004’teki Porto - Monaco finali bunun ilk örneğiydi. Ya da bir önceki sezon Ajax’ın finali son saniyede kaçırması, geçen sezon Atalanta’nın neredeyse aynı şeyi başaracak olması, sadece maddi açıdan onları zarara uğratmıyor, aynı zamanda prestijlerini de sarsıyordu.

Avrupa’nın en önemli kulüpleri. Kendilerine böyle diyorlar. Oysa içlerinden dördü kendi liglerinde beşinci, altıncı, yedinci ve dokuzuncu sırada. Dün öğlen Arsenal’ın kendi sahasında Fulham ile 1-1 berabere kaldığı sıralarda, Juventus da Atalanta’ya kaybedip sıralamada rakibinin altına düştü. Ama onlar Avrupa’nın en güçlü kulüpleri. Kendilerinden zayıflara kaybetmeye tahammül edemeyen güçlüler.

Matthijs de Ligt Juventus vs. Atalanta 04/18/21

Elbette futbolda yenilgiyi ortadan kaldıramazlardı. Henüz bu kadarına güçleri yetmiyor. Ama küçümsedikleri takımlar yerine kendilerine denk gördükleri rakiplerine kaybedebilirlerdi. Bu herkes için daha asil ve kârlı bir yenilgi olurdu.

Ve nihayet Andrea Agnelli projeyi hazırladı, Bayern Münih ve PSG haricinde on iki kulübü ikna etti. Daha da fazla kâr ve daha da az sürpriz için sadece kendi aralarında oynamalılardı. Futbol herkese ait olabilirdi, ama top onlarındı.

Futbol yazarı Jonathan Liew, Guardian daki köşesinde dün harika bir yazı kaleme aldı. Şöyle diyordu:

“Bu tehdit şu ya da bu şekilde çözüldüğünde futbol biraz düşünmek için zaman bulacaktır. Bu noktaya nasıl ulaştık? Seçkin kulüpler, kontrolü düşmanca ele geçirdikleri ve kendilerini karşı konulamaz hissettikleri bir senaryoyu tasarlamayı nasıl başardılar? Dünyanın en popüler sporu, gücünün ve zenginliğinin büyük bir kısmını onu küçümseyen insanlara devretmeyi nasıl başardı? Çünkü şüpheniz olmasın ki, bu ancak futboldan gerçekten nefret eden birinin fikri olabilir.”

Kesinlikle öyle. Bu adamların spor ruhu ve kültürüyle en ufak bir ilgilerinin dahi olmadığı çok açık. Sevdikleri tek şey para, buna da şüphe yok. Ama bu zaten mâlûm değil miydi? Kulüpler birbiri ardına satılırken, kimileri bunun iyi bir şey olduğunu, kulüplerin bu sayede çok daha güçlendiklerini savunuyordu. Kimileri ise futbol kulüplerinin ancak geçmişleri, kültürleri ve değerleriyle birlikte var olabileceklerini ve bunların satılamayacağını savunurken, romantik olmakla suçlanıyorlardı. Şimdi o romantiklerin yıllardır uyardığı noktaya gelmiş bulunuyoruz. Hoş geldiniz.

Marcelo Bielsa bir keresinde, “Futbol kazananların iyi, kaybedenlerin salak olduğu bir tüccar zihniyetine dayandırılamaz,” demişti. Ne demek istediğini hiç düşünmedik bile. Her şeyi sonuçlarla değerlendirmeye kalktık. Ve ne pahasına olursa olsun kazanmak isterken, sonucunda hepimiz kaybettik. Futbol kaybetti. Ama bu sadece futbolla sınırlı bir kaybediş değil. Topyekün bir kaybediş.

Give Us Our Arsenal Back

İnsanlık bir senedir olağanüstü bir dönemin içinde. Dünyada her gün aynı hastalık nedeniyle binlerce insan ölüyor. Dün bizim ülkemizde 313 insan hayatını kaybetti. Bugün yine bir o kadar insan nefessiz kalacak. Yarın yine. Öbür gün yine. Üstelik aylar önce aşısı bulunmuş bir salgın yüzünden. Ya da aşıyı bulup, formülünü kendisine saklayan şirketler yüzünden. Çivisi çıkmış, insan hayatının hiçbir öneminin kalmadığı bir dünyada futbolun sonunu da elbette aynı kâr hırsı getirecekti.

Gerçek bir futbol istiyorsak, gerçek bir toplum olmak zorundayız. Giderek yalnızlaştığımız, birbirimize hiçbir hayrımızın dokunmadığı, içinde dayanışmanın olmadığı, örgütsüz, güçsüz, haklarımız için mücadele etme azminden ve kararlılığından yoksun bir hayatın içinde güzel oyunumuzu da kendimize benzettik. Bu yüzden onu 1992’den itibaren neo-liberal dönüşüme uygun bir şekilde yeniden ürettik. Durmadan sattık, pazarladık. Ve sonunda tükettik. Onu kendi varlığından ve kârından başka hiçbir şeyi düşünmeyen oligarkların elinde oyuncak ettik. Başka ne olacaktı ki?

Hadi gelin dürüst olalım. Futbol zaten ölmüştü. Sadece ağlayanı yoktu. Artık var.

Kapat