YORUM | Adanmışların ve hedonistlerin zaferi

Son güncelleme
Depo Photos

YORUM | Onur Özgen @ozgenonur


Elbette her şampiyonluk kendi içinde müstesna bir yere sahiptir. Her şampiyonluğun hikâyesi farklıdır. Bu yüzden her şampiyonluk biriciktir. Ama Beşiktaş’ın bu sezonki şampiyonluğu, birçok nedenden ötürü diğer tüm şampiyonluklardan ayrı bir yerde değerlendirilmeyi hak ediyor.

Boş tribünler, her hafta bir virüs testinden geçen oyuncular ve yirmi bir takımlı bitmek bilmeyen bir lig. Bu kuşkusuz tarihin en absürt futbol sezonuydu.

Neredeyse haftanın her günü bir maçın olduğu, hâliyle oyuncuların her zamankinden fazla yoruldukları ve sakatlandıkları bir sezonda rakiplerinden çok daha dar bir kadroya sahip olan Beşiktaş’ın ipi göğüslemesi ise bu absürt sezona yakışan bir sondu.

Aslında dar kadroların geniş kadrolara göre yönetilmesi ve başarıya ulaşması daha kolaydır. Nitekim bu sezon da öyle oldu. Yirmi üç transfer yapan Fenerbahçe ve özellikle devre arasında geniş çaplı bir transfer operasyonuna girişen Galatasaray, bunun doğal bir sonucu olarak ne bir çırpıda sayılabilen bir on bire ne de güçlü bir A planına sahip olabilirlerken; sezona bir hayli kötü bir başlangıç yapan Beşiktaş ise 10. haftadan itibaren yavaş yavaş bir kadro ve oyun istikrarına kavuştu.

Ama başta da söylediğimiz gibi bu normal bir sezon değildi. Beşiktaş’ın sezonun büyük bir bölümünü 13-14 oyuncuyla zirvede geçirmesi de hiç normal değildi. Bunu düşük tempolu bir pas oyunuyla başarsalardı, belki o zaman daha anlaşılır olabilirdi. Ama Sergen Yalçın, sanki içinde bulundukları şartlara meydan okur gibi yüksek tempolu bir pres futbolunu tercih etti. Her ne kadar son haftalarda oyuncularının birer robot değil insan oldukları ortaya çıksa ve işin sonunu getirmekte çok zorlansalar da sezonun büyük bölümünde rakiplerini âmiyâne tâbirle döve döve yendiler.

Oysa bu sezon buna gerçekten gerek yoktu.

“Futbol, zaman deneyiminde özel bir boyut açar,” der İngiliz felsefeci Simon Critchley. “En çok da maçı canlı izlediğimizde olur bu: Her şeyin askıya alındığı bir şimdide, maçın şimdisinde asılı kalırız. Oyuncuların ve topun hareketini izleriz, topsuz alanda neler olup bittiğini, hakemi, taraftarları seyrederiz. Bu şimdinin her ânında gelecek açık ve belirsizdir. Her şey olabilir; bazen hatta çoğu zaman hiçbir şey olmadığında bile. İzleriz ve kendimizi maça kaptırırız, büyüleniriz, dikkat kesiliriz, tefekküre dalarız. O ânın içinde izleriz ve sıra dışı bir şeyin olacağı o anlar üstü ânı bekleriz: Oyun bir taç atışıyla âniden hızlanır, oyuncular arasında hızlı bir verkaç olur, bir savunma oyuncusu kayar, hücum oyuncusu hızla sağ kanada kaçar, boş bir alan açılır, şut ve gol! Stadyumun bir yerinde meşale patlar. Kendinden geçen coşkulu taraftarların başları üstünde kırmızı bir duman yayılır. İnsanlar - terbiyeli, yetişkin, zeki, düşünceli insanlar, ki bazıları kariyer sahibi ve orta yaşlı, hatta daha yaşlı kişilerdir - öpüşür, beşlik çakar, sevinçle birbirine sarılır.”

Critchley’in “anlar üstü an” olarak tanımladığı, gündelik olandan çıktığımız ve kendimizden geçip vecde geldiğimiz sahneler ise bu sezon hiç yaşanmadı. Maç zamanı geldiğinde televizyonun başına geçtik, ama bunu yapacak daha iyi bir şeyimiz olmadığı için yaptık. Harika vakit geçirmek gibi bir beklentimiz yoktu. Ama Beşiktaş izleyenlerine hemen her maçta iyi vakit geçirtmeyi başardı.

Tribünlerde taraftarların olmadığı, dolayısıyla her zamankinden daha az eğlenceli geçmesi beklenen bir sezonda Beşiktaş her maçını sanki taraftarı varmış gibi oynayan tek takımdı belki de.

Zaten harika bir dünyada yaşamıyorduk. Ama bir yıldır her açıdan berbat bir dünyadayız. Evden dışarıya çoğunlukla çıkamıyoruz, çıksak da yapacak bir şey bulamıyoruz, arkadaşlarımızla istediğimiz gibi görüşemiyoruz, işsiz kalıyoruz, en kötüsü ise hayattaki en değerli varlıklarımız olan sevdiklerimizi kaybediyoruz.

Böyle bir dönemde en zor şeylerden biri kendinizi işinize adamak ve yaptığınız şeyden keyif almak olsa gerek. Beşiktaş bunu da başardı. Ve belki de Sergen Yalçın’ın en önemli başarısı buydu.

Evet, iyi bir A planı buldu ve oyuncularını buna çok iyi adapte etti. Evet, birçok oyuncudan beklenilmeyecek bir şekilde faydalandı. Cyle Larin’i golcü bir sol kanada, Atiba Hutchinson’ı ikinci forvete, elinde santrfor yokken Gökhan Töre’yi sahte dokuza veya ceza sahasına girmeye korkan Kevin N’Koudou’yu skorer bir kanat forvete dönüştürdü. Evet, Valentin Rosier ve Rachid Ghezzal’in sağ kanattaki uyumu mükemmeldi. Evet, Ersin Destanoğlu ve Rıdvan Yılmaz ile birlikte Beşiktaş’ta uzun yıllardır görmezden gelinen öz kaynağı yeniden canlandırdı.

Ama hepsinden önemlisi; dışarıda her zamankinden daha berbat bir dünya varken, Ümraniye’de her şeye rağmen harika bir ortam yarattı. Gönülden gönüle giden o gizli yolu buldu ve birbirine bağlı, tamamen hedefe odaklı bir takım ortaya çıkardı.

Beşiktaş’ın son kırk yılda kazandığı tüm şampiyonluklar iki şekilde tasnif edilebilir: Bir silsile hâlinde kazanılan şampiyonluklar ve köksüz şampiyonluklar. 1982’den 1995’e kadar kazanılan altı şampiyonluk, 70’li yılların sonlarında başlayan Özkaynak Devrimi’nin bir semeresiydi. Ardından Mircea Lucescu döneminde kazanılan 100. yıl şampiyonluğu ya da 2009’da Mustafa Denizli yönetiminde gelen şampiyonluk ise öncesinde uzun vadeli bir hazırlığın olmadığı köksüz şampiyonluklardı.

Şenol Güneş döneminde kazanılan üst üste iki şampiyonluk ise bu anlamda daha farklı değerlendirilebilir. Samet Aybaba yönetiminde ağırlıklı olarak genç oyuncularla geçilen “Feda” döneminin ve Slaven Bilic ile geçirilen iki sezonun sonunda Beşiktaş’ın şampiyon olmak için yalnızca birkaç küçük ve usta dokunuşa ihtiyacı vardı. O dokunuşlar da Güneş’ten gelmişti.

Bu sezon ise Beşiktaş bir köksüz şampiyonluk daha kazandı. Aslında bu absürt sezonda bir şampiyonun değil, konjonktürel bir birincinin çıkması gerekiyordu. Ama Beşiktaş saçma sapan bir şey başardı ve son yılların en baskın takımlarından birini çıkardı. Siyah-beyazlıların önceki iki şampiyonluğu da çok gösterişliydi, ama bu bambaşkaydı. Bu daha ziyade bir meydan okumaydı. Sergen Yalçın’ın meydan okuması.

Bundan sonrasını ise Beşiktaş'ın tercihleri belirleyecek. Ya yakın geçmişte olduğu gibi ayakları yerden kesilecek, yeniden harcamaya başlayacak ve kazanamadığında yine batacak ya da keşfetmeye, yetiştirmeye, geliştirmeye yönelecek ve kazanamadığında da kaldığı yerden yoluna devam edebilecek.