YORUM | Onur Özgen @ozgenonur
Phillip Cocu, 3-4-1-2 formasyonunu ilk olarak Spartak Trnava maçında kullanmıştı. Nedeni olarak da 4-2-3-1 ile kapalı savunmalara karşı ceza sahasında yeterince çoğalamamalarını göstermişti. Ardından golsüz beraberliklerle geçilen Başakşehir ve Sivasspor maçlarındaysa 4-4-2’yi kullanmıştı. Özellikle hücum performansından memnun kalmamış olsa gerek ki, Anderlecht deplasmanında yeniden 3-4-1-2’ye döndü ve en azından tıpkı Spartak Trnava maçında olduğu gibi daha kâbul edilebilir bir hücum performansı sergilendi.
Kanat oyuncularından ikisi kadro dışı kalmışken, diğerlerinden de yeterli verim alınamıyorken ve bir sonraki hafta oynanılacak Galatasaray’ın Schalke’nin 3-4-1-2’sine karşı yaşadığı eşleşme problemleri de düşünülünce, Ankaragücü’ne karşı bu formasyonda ısrar etmek anlaşılırdı. Sürpriz olan ise Hasan Ali Kaldırım’ın sol stoperde kullanılmasıydı.
Üçlü savunma, elbette illa ki üç stoperden oluşmak zorunda değil. Marcelo Bielsa ve Jorge Sampaoli döneminde Şili’nin geri üçlüsü üç defansif orta saha oyuncusundan oluşuyordu (Gonzalo Jara, Gary Medel ve Marcelo Diaz). Pep Guardiola da Bayern Münih’te üçlü savunmayı kullandığı maçlarda sağ ve sol stoper olarak Joshua Kimmich ile David Alaba’yı kullanıyordu. Aynı şekilde son birkaç sezondur 3-4-3 ile Bundesliga’yı sallayan Julian Nagelsmann da Hoffenheim’da defansif orta sahadan devşirme Kevin Vogt’u geri üçlünün merkezinde oynatıyor. Tüm bu tercihlerin nedeni ise geriden daha iyi oyun kurup, daha fazla topa sahip olmak.
AAFenerbahçe’nin de ilk yarıda topa sahip olmak gibi bir sıkıntısı yoktu. 45 dakikada %65.4’lük bir top hâkimiyeti vardı. Sorun ise topa sahip olurken bir yandan yapması gereken diğer şeyleri yapamamasıydı. Borussia Dortmund teknik direktörü Lucien Favre, “Yalnızca topa sahip olmak için topa sahip olmak benim ilgimi çekmiyor. Topa sahipken çok fazla hareket etmeli, aksiyonlarınızı sizi gole yaklaştıracak alanlara taşımalısınız,” diyor. Fenerbahçe ise ilk yarı boyunca topa sahip oldu. Ama hepsi bu.
%65 topla oynadığınız bir maçta, alan bulabilmeniz için yaratıcı olmanız, sürekli yer değiştirmeniz ve rakibi şaşırtmanız gerekir. Fenerbahçe ise üçünü de yapamadı. Tek yaptığı topu kanat bekler Mauricio Isla ve İsmail Köybaşı’na verip, Islam Slimani’ye ortalamaktı. Üstelik onu da doğru yapamadılar. Ne Isla ne de İsmail, bir kere sıfıra inip orta yapmayı denedi. Sürekli taç çizgisinden içeri top şişirdiler. Ve Ankaragücü savunması bu topları kolayca savuşturdu.
Üstelik Ankaragücü, dokuz hafta itibarıyla ligde kalesine en fazla şutun isabet ettiği üç takımdan biriydi (45). Ve üstelik bu sezon Süper Lig'de en fazla kurtarış yapan kaleci Johannes Hopf da sakatlığı nedeniyle kadroda yoktu. Üstüne ilk yarı sonunda Ankaragücü’nün iki stoperi de sakatlık nedeniyle oyundan çıkmak zorunda kalmıştı. Peki Fenerbahçe ne yaptı? İlk yarı boyunca savunma anlamında bu kadar handikapları olan bir takımın kalesine tek bir isabetli şut gönderemedi.
AAHücumda bir şey yaratamayınca, hemen her kaptırdığı top kalesinde tehlike olarak döndü. Isla ve İsmail öndeyken, sağ stoper Roman Neustädter ve sol stoper Hasan Ali, kaymaları iyi yapamayınca, Ankaragücü her iki kanattaki boşlukları kullanmaya çalıştı ve özellikle Thievy Biforuma ile Neustädter’in bire birde kaldığı her pozisyonda etkili oldu. Golüyse duran toptan buldu.
Geçtiğimiz günlerde Alpay Canhoroz’un attığı bir tweet dikkatimi çekmişti. Şöyle diyordu Canhoroz: “Bundesliga’da kornerle kazanılan gollerin kalenin hangi noktasından ağlarla buluştuğu incelenmiş. Son 112 golün 54’ü ön ve arka direğe oyuncu yerleştirerek teorik olarak engellenebiliyor. Tartışmaya açık olan nokta, o iki oyuncuyu alan savunmasında kullanmak olabilir.”
Fenerbahçe’yse ön ve arka direği tutacak iki oyuncuyu alan savunmasında kullanmayı tercih etti. Ama ne alanı savunabildi ne de kendini boşa çıkaran rakip oyuncuları tutabildi. Slimani, önünde bomboş kalan Ricardo Faty’i sadece seyredince, ön direkte birinin olması beklendi. Ama kimse yoktu.
İkinci yarıda Cocu’nun bir şeyleri değiştirmesi gerekiyordu. Ama 10 hafta itibarıyla değiştirmediği bir şey kalmamıştı. Kadrodaki her oyuncuyu görmüştü. Hemen her formasyonu kullanmıştı. Birçok farklı oyun kurgusunu denemişti. İkinci yarıda daha farklı ne yapabilirdi ki? Hiçbir şey. Cocu da hiçbir şey yapamadı. Ve belki de hayatının en kötü 45 dakikasına şahit oldu.

Ne derler bilirsiniz. İşler bir defa kötü gitmeye başladı mı, durduramazsınız. Bir dakika içinde çalınan aleyhte penaltı düdüğü, ardından Slimani’nin kırmızı kart görmesi, ikinci golün gelmesi ve her geçen dakika biraz daha artan protesto sesleri...
70. dakikadan itibaren Fenerbahçe için önemli olan maç değildi artık. Maçın kaybedildiği açıktı. Önemli olan maçın ardından ne yapılacağıydı? 23 dakika sonraysa Fenerbahçe’nin resmi hesabı bir tweet attı: “Phillip Cocu bu akşam itibarıyla görevinden alınmıştır.” Absürt olan ise bu tweetin hemen üstündeki 10 Ekim tarihli sabitlenmiş tweette yazılandı. “İnanmaya devam,” yazıyordu o tweette.
10 maçta 9 puan, evet, büyük bir trajedi. Fakat yirmi yılın ardından yepyeni bir yönetim anlayışı vadedip, Ekim ayında teknik direktörü göndermek... Fenerbahçe’nin an itibarıyla içinde bulunduğu en trajik durum bu. Sahi, Fenerbahçeli şimdi neye inanacak?



