ÇEVİRİ | Onur Özgen @ozgenonur
La Liga ve Bundesliga'nın ardından Premier Lig'i de üst üste ikinci kez kazanan Pep Guardiola'yı en iyi tanımlayan şey nedir? Kupalar mı, güzel oyun mu, taktik detaylara olan düşkünlüğü mü, mükemmeliyetçiliği mi, Johan Cruyff'un sadık bir takipçisi olması mı, yoksa Katalonya mı?
Bu röportajda hepsinden bahseden Guardiola'nın sadece antrenörlüğüyle ilgili değil, aynı zamanda futbol dışındaki karakterine dair ipuçları bulacaksınız.
Getty Images11 yıllık bir antrenör olarak İspanya, Almanya ve İngiltere'de toplam 8 lig şampiyonluğu kazandınız. Ve sadece 48 yaşındasınız.
Geçen gün Michael Jackson'ın ölümünün üzerinden on yıl geçtiğini okudum ve kendi kendime bunun mümkün olamayacağını söyledim. Zaman uçup gidiyor. Ama iyi durumdayım, ailem iyi, sağlıklıyım ve çok mutluyum. Bu istatistiklerin bize söylediği en güzel şey ise istediğimiz tarzda kazanmak için birçok insanın bir araya geldiğidir. Ve tabii ki sırada neyin olduğunu asla tahmin edemezdik. Ancak şunu söyleyebilirim: Önümüzdeki fırsatlar konusunda şüphelerim olsaydı, başkan Joan Laporta'nın teklifini kabul etmezdim.
Niçin hiç şüpheniz yoktu?
Muhtemelen genç olduğum için. Daha iyisini bilmiyordum. 37 yaşındaydım. Tito Vilanova ile birlikte Üçüncü Lig'de Barcelona'nın B takımını yönetiyorduk. Küçük sahalarda bu işin üstesinden gelebildiysek ve A takımındaki kadar yetenekli olmayan oyuncularla iyi oyunlar oynayabildiysek, aynı şeyi daha büyük ve kaliteli sahalarda da yapabileceğimize kendimizi ikna etmiştik.
Futbol anlayışınızı en iyi açıklayan istatistikleriniz neler?
En hoşuma giden şey, Almanya'da ya da Premier Lig'de David Silva, Bernardo Silva, Raheem Sterling, Sergio Agüero gibi bir karış boydaki oyuncularla bu şekilde oynayamayacağımızı iddia edenlerle girdiğimiz bahisti. Ama pozisyon oyunuyla sahaya hükmederek bunu başardık. Kendi ceza sahamızdan 40 metre uzakta oynayarak, rakiplerimizin en az şut çekebildiği takım olduk. Ve iki temel oyun prensibimiz (önde baskı ve topu geriden oyuna sokmak) Üçüncü Lig'deki Barça B takımının sahip olduğu fikirlerin aynısıydı.
Kazanmaktansa ikna etmeyi amaçlıyorsunuz.
İnsanlar daha önce Almanya'da ya da İngiltere'de bu oyun tarzını hiç görmediklerini söylediklerinde bu çok hoşunuza gidiyor. Hepimiz biraz kibirliyiz; İngiliz futbol tarihinin en iyi takımları arasında yer aldığımızı inkâr etmeyeceğim. Günün sonunda, hayatta hepimiz beğenilmek ve sevilmek istiyoruz.
Manchester'da kendinizi yorgun hissetmiyor musunuz?
Hissediyorum. Her sezon sonunda bitkin olurum. Fakat bununla birlikte, kazandığınızda kendinizi daha az yorgun hissedersiniz; çünkü kazanmak ziyadesiyle bağımlılık yapar ve bu da sizi canlandırır. Ligin kazanılması size başka hiçbir turnuvanın yapamayacağı bir şey daha verir. "Ligi kazandı, ama Şampiyonlar Ligi'ni kazanamadı" yorumlarını duyduğumda buna verecek cevabım Şampiyonlar Ligi'ni kazanmayı kesinlikle çok istediğim, ama oyuncuların arkanızda toplanmasını sağlayan şeyin yerel lig olduğudur; çünkü her üç günde bir maç kazanırsınız. Buna karşın kaybettiğinizde ise oyuncular size inanmayı bırakır. Dolayısıyla lig sizi hak ettiğiniz yere koyar. Bu yüzden Barça'nın B takımının başına geldiğimden beri lig her zaman önceliğim oldu.
Peki sizce Şampiyonlar Ligi'ni kazanan Liverpool taraftarları, Premier Lig’i kazandığınız için Manchester City taraftarlarını kıskanıyorlar mıdır?
Premier Lig'i kazanmak gerçekten zor. Son on bir yılda ilk kez bir takım üst üste ikinci kez şampiyon oldu, ki bunu Barça birçok kez başardı. Buna karşın, Liverpool ise otuz yıldır ligi kazanamadı ve bu yıl Liverpool'un nasıl bir takım olduğunu hepimiz gördük. Dolayısıyla Liverpool'un Premier Lig'i kazanmak için son derece istekli olduğundan eminim.
City ile olan sözleşmenizi 2021 yılına kadar uzattınız. İkinci evinizi bulduğunuzu söyleyebilir miyiz?
Burada her şeye sahibim. Açıkçası ihtiyacım olan her şeyi buldum. Kendini yorgun hissetmek sadece birçok şampiyonluk kazanmak ya da aynı oyuncularla çok uzun süre birlikte olmakla ilgili değildir. Kendi ülkenizde çalışmak sizi çok daha fazla yıpratır, duygular yükselir, basın toplantıları daha zordur, daima bir şeyleri körüklemek isterler. Almanya'da bunu yaşamamıştım. Manchester'da ise kariyerimdeki en önemli kişi olan Txiki Begiristain'a sahibim; çünkü henüz hiç kimseyken o bana inanıyordu. Oysa rahatlıkla başka birini seçebilirdi. Onun sayesinde oldukça korunuyorum. Elbette Ferran Soriano da var. Bazen birinin nasıl bu kadar soğuk olabileceğini merak ediyorsunuz; ama bununla beraber işleri cerrahi bir hassasiyetle yönetiyor.
Sizi dinlediklerini hissediyor gibisiniz.
Hayır. Ben kazanırken iyiyim, ama kaybettiğimde kötüyüm. Her yerde aynı hikâye vardır. Ama bu kulüpte sportif meselelerle ilgili üç ya da dört kişi karar veriyoruz. Başka kulüplerde ise etrafta on sekiz yönetici görebilirsiniz. Sözleşmemi yeniledim; çünkü genç bir takımımız var, işimi yapmak için ümit edebileceğim her şeye sahibim. Bunun yanında, buradan nereye gidebilirim ki? İspanya ya da Almanya'ya geri dönmeyeceğim. Premier Lig'de de bu kadar mükemmel olanaklara başka nerede sahip olabilirim?
Getty ImagesSizi bir arada tutan ve yıllardır motive eden fikir nedir?
Kaybetme korkusu. Ayrıca rekabetin kendisi yola devam etmenizi sağlar. Ve taktikler. Taktikler, futbol antrenörü olmamın nedeni. Bu bir oyun. Peki kazanmak için oyuncularımla ne yapabilirim? Her sabah antrenmanında kendimi motive edecek bir şey bulmamın nedeni bu. Bazen bir maç hakkında gergin olabiliyorum, sonra rakibi bir süre izliyorum ve "Anladım!" diyorum. Taktik olarak ne yapacağımı bilmek beni sakinleştiriyor. İzlediğim yol budur. Bir grup antrenör bir araya geldiğimizde, ailelerimiz hakkında konuşmaya başlarız; ancak üç dakika sonra birbirimize şunu sorarken buluruz kendimizi: "Nasıl antrenman yapıyorsunuz?" Bu işin en heyecan verici kısmı bu.
Bahsettiğiniz ilk şey "kaybetme korkusu".
Barça günlerimde, muhtemelen deneyimsiz olduğum için Perşembe gününe kadar endişelendiğimi hatırlıyorum. Şimdi ise hiçbir Perşembe günü bu kaygıyı hissetmiyorum. Hatta daha az maç izliyorum ve kişisel hayatıma daha fazla zaman ayırmaya çalışıyorum; bunun sebebi olarak ise rekabetin sizi harekete geçirmek için tek başına yeterli bir unsur olmasını görüyorum. Cuma öğleden sonra ve Cumartesi günleri ise maç sadece birkaç saat uzaklıktadır ve Pazar günü o kadar havaya girersiniz ki kendinizi tamamen oyunun içinde bulursunuz. Fakat elbette, bütün bu yıllar içinde çok başarılı olmuşsam, bunda yapısı ve ekonomisi sağlam üç muhteşem kulüpte çalışmamın da payı vardır.
Kaybettiğinizde neler olur?
Suçluluk hissederim. Kötü iş çıkarmışızdır. Sahada bir şeyler yolunda gitmemiştir. O hâlde nedenini bulmalıyız. Neden iyi oynayamadık? Neyi uygulayamadık? Bunlardan bahsetmeliyiz. Kaybettiğimde canım yanar, oyuncularımı ve teknik ekibimi hayal kırıklığına uğrattığımı düşünürüm. Sahada performans kaybı yaşayan bir oyuncunun bunu yaşamaması için ne yapabilirdim? Onların kafasını mı karıştırıyorum? Yoksa çok mu rahat davranıyorum? Bu yüzden ligde yeterince sık kazanırsanız bu kadar çok şey hakkında düşünmenize gerek kalmaz ve her şey daha iyi işler.
Galiba bu yüzden bir Avrupa ligi fikrini desteklemiyorsunuz.
Bu fikre çok hevesli değilim. Böyle bir uygulama, yerel ligleri öldürür. Barça ve Real Madrid, La Liga'dan ayrılırsa ve artık Espanyol ile oynamazsa, bunu kim satın alır ki? La Liga ölür. İngiltere'de bu tür şeyler konusunda çok akıllılar. Dördüncü Lig maçları büyük kalabalıklar çekiyor. İngiltere yerel futbolun özünün kaybolmasına izin vermeyecektir. Şampiyonlar Ligi'nin mükemmelliğinin bir nedeni de her Pazar günü bir maçınızın olmaması. Haftalık bir oyun çekici olmaz. Barça - Espanyol derbisi, Barselona şehrinde çok ihtiyaç duyulan bir fikstürdür. Ve La Liga'da oynayan Katalan takımı ne kadar çok ise o kadar iyidir. Yerel ligleri öldürmeyelim. Hiç kimse takımların Avrupa Ligi'nde oynama şansının olmadığı bir maçı izlemek istemez.
Bir futbolcunun en büyük motivasyonu nedir?
Oyuncular siz on biri duyurana dek yanınızda olurlar. On biri duyurur duyurmaz ise oynamayan oyuncular mesafelerini korurlar. Ve bu mesafe ertesi gün daha da büyür. Ama bir sonraki karşılaşmanın tarihi yaklaştığında, bir dahaki sefere oynayacaklarını umarak, size daha sık gülümsemeye başlarlar. Böyle bir süreç yaşanır. Onlara maçtan ne beklediğimi anlatmaya çalışırım. Oyuncuyken antrenörümüz bize "maçta bunlar olacak” dediğinde bunu çok rahatlatıcı bulurdum. Tabii ki rakibiniz de bunu yapıyor. Örneğin Mauricio Pochettino sizin tasarladığınız sistemi bozmak konusunda mükemmel bir antrenör.
Bir maçta neler olup bittiğini ya da ne olacağını açıklamak konusunda en işe yarayan şey nedir? Görüntüler mi, büyük veri mi, yoksa koku alma yeteneğiniz mi?
Burnum ve video çekimler... Büyük veri faydalıdır, çünkü ekstra yardım sağlar; ancak büyük verinin tam tersi olsa bile koku alma yeteneğiniz hâlâ çok önemlidir. Örneğin bazen elinizde daha iyi bir oyuncu olsa da onun yerine başka birinin oynamasını tercih edersiniz. Fakat bunu takımın dengesini korumak için yaparsınız. Uzun bir sezon boyunca bu dengeyi sağlamanız gerekir.
Lionel Messi sizin "maçta bunlar olacak" deme alışkanlığınızı hâlâ hatırlıyor. Bu bir madalya kazanmakla eşdeğer bir şey olmalı.
Şimdiye kadarki en iyi futbolcu böyle bir şey söylediğinde bu bir değil ancak iki madalyaya eşdeğerdir. Yalnız bu konuda benim kadar Tito ve o dönemde Barcelona'da bulunan herkes önemli paya sahipti. Ona sadece minnettar olabilirim. Tito, Messi'nin sınıfta sıkılan bir öğrenci olduğunu söylerdi; çünkü anlattığımız dersi zaten biliyordu. Messi'ye sahip olduğum için çok şanslıydım. Onu oyuna dâhil etmeyi denedik, kendi yöntemimizle onun koronun bir parçası olarak eğlenmesini sağlamaya çalıştık. Bunu defalarca söyledim. Birbirimizi uzun zamandır görmüyoruz. Fakat o dönemde birçok yıldız futbolcu bir araya gelse de başardığımız şeyleri onsuz yapamazdık. Pastanın üstündeki kremadan çok daha fazlasıydı. Kendi adıma ise itibar sahibi olmayı elbette hak ediyorum, ama doğuştan her şeyi bilen biri değilim. Johan Cruyff, Carles Rexach ve Louis van Gaal gibi antrenörlerden birçok şey öğrendiğim için çok şanslıydım.
Cruyff da maçta neler olacağını tahmin edebiliyor muydu?
Evet. Ama her şeyden önce, daha evvel hiç duymadığınız şeyleri söylerdi. Bazen oyuncularımla konuşurken, kendi kendime, "Johan olsaydı böyle söylerdi" diyorum. Yirmi yıl oldu, hâlâ söylüyorum; çünkü kendime inanıyorum.
Örneğin?
Tam doğru zamanda koşmak, ileri çıkmak, takımı geniş tutmak, zemin hakkındaki ayrıntılar... Bana hepsi verildi. Taktik bilgilerimin çoğunu oyuncuyken elde ettim. Barcelona'da sadece kendimizi şimdiye kadar gördüğüm ve görebileceğim en iyi oyuncuyla birlikte bulmadık, aynı zamanda kulübün yetiştirdiği ve anlattığımız her şeyi zaten bilen oyuncularla beraberdik. Xavi Hernandez ve Andres Iniesta'nın daha çocukken Joan Vila gibi antrenörleri vardı. Futbol bir takım oyunudur. Tek bir oyuncu kendi başına kazanamaz. Bunu Messi bile yapamaz.
El Pais' teki röportajında Van Gaal, Messi'nin Şampiyonlar Ligi'ni en son kazanmasından bu yana ne kadar zaman geçtiğini kendisine sorması gerektiğini belirtti. Katılıyor musunuz? Bununla ilgili ne söylersiniz?
Barça bu yıl çok yaklaştı. İlk maç 3-0'dı, Roberto Firmino ve Mohamed Salah yoktu ve herkes Anfield'da en az bir gol atacaklarını söylüyordu. Şampiyonlar Ligi aşırı derecede zorlu bir turnuva. Van Gaal muhtemelen Messi'nin savunmaya olan katkısından bahsediyordu, ki bu gerçekten Avrupa'da büyük fark yaratan bir şey. Bizim Messi'yi kanatlardan merkeze çekmemizin nedenlerinden biri, hücumumuzu geliştirmenin yanı sıra, aynı zamanda defansif kaygılara dayanıyordu. Avrupa'da bek oyuncuları hücuma çok fazla katılıyor. Messi'nin bu durumun fiziksel kayıplarını yaşamasını istemedim. Böylelikle yeteneklerini son 20 metrede kullanabilecekti. Ama Liverpool'a karşı Camp Nou'daki maçı seyrettiğimde Messi'nin deli gibi koştuğunu gördüm. Özellikle ilk yarı boyunca her şeyini verdi. Dolayısıyla Barça'nın Messi yüzünden Şampiyonlar Ligi'ni kazanamadığını düşünmüyorum.
Getty ImagesVan Gaal bu kadarla da kalmadı. "Guardiola, Messi'yi takımın yararına kullanıyordu. Ancak son birkaç Barça antrenörü takım ruhunu korumak yerine ona çok fazla adapte oldu" dedi. Buna katılıyor musunuz?
Bu soru beni çok rahatsız ediyor; çünkü takım hakkında ilk elden bilgiye sahip değilim ve yanılıyor olabilirim. Barça'nın olumlu yanlarına bakmaya meyilliyim ve inanın bana, Avrupa'da Barça ile oynamak istemem; çünkü sizi mahvedecek türden bir takım. Bu yıl üç büyük kupayı kazandılar. Şampiyonlar Ligi finaline ulaşsalardı, bence onu da kazanacaklardı. Messi ile yapmaya çalıştığımız şeye gelirsek, bunun hakkında konuşabilirim. İlk günden itibaren, tıpkı Sergio Agüero ile yaptığım gibi, onu ekibe dahil etmeye ve takım için oynatmaya çalıştım. Bunun daha eğlenceli olduğuna inanıyorum. Kesinlikle bunu denedim, hiç şüphe yok ve o da bunu biliyor. Ama ben kimim ki, başkalarının yaptıklarını yargılayayım? Diğer antrenörler beni yargıladıklarında bu gerçekten beni rahatsız ediyor. Van Gaal, tıpkı Cruyff gibi, dobra konuşan biri. Ben daha dikkatli davranıyorum; çünkü herhangi bir dargınlığa sebebiyet vermeyi ve kelimelerimin yanlış yorumlanmasını istemiyorum.
Ancak bir Barcelona taraftarı olarak, tarihteki en iyi oyunculara sahipken daha fazla Şampiyonlar Ligi kupası elde edememenin rahatsız edici bir şey olduğuna katılıyorsunuz.
Evet, özellikle son iki yenilgi. Roma ve Liverpool'a karşı evinizdeki ilk maçları kazanıp ardından elenmek hayal kırıklığı yaratıyor. Anfield'da gol atabileceklerini sanıyordum. Ve oyuncuların da Anfield'ın Anfield olduğunu bildiklerinden eminim. "Burası Anfield!", bir pazarlama sloganı değildir. Orada dünyadaki başka hiçbir stadyumda bulamayacağınız bir şey var. Bir gol atarlar ve beş dakika içinde dört gol daha atacaklarını düşünürsünüz. Kendinizi küçük hissedersiniz, rakip oyuncular ise her yerdeymiş gibi görünür. Barça'ya olanlar hepimizin başına geldi. Oradaki çeyrek final karşılaşmasının ilk 15 - 20 dakikasında 3-0 geriye düştüğümüzde bana gülüyorlardı. Anfield öyle bir yer. Gelecek yıl Maurizio Sarri ve Cristiano Ronaldo ile Torino da öyle bir yer olacak. Şunu alçakgönüllülükle söylüyorum ki, Barça sadece Barcelona olduğu için Şampiyonlar Ligi'ni kazanamayacağını öğrenmeli. Tıpkı her zaman Dünya Kupası'nı kazanması beklenen Arjantin gibi. Gerçekten iyi olduklarını biliyorum, ancak diğer takımlar da Şampiyonlar Ligi'ni kazanmak istiyorlar.
Wembley'de 2011 Şampiyonlar Ligi Finali'ni kazandıktan sonraki sözleriniz hâlâ yankılanıyor: "Messi'nin sıkılmayacağını ve kulübün onun etrafını doğru oyuncularla çevirecek kadar zeki olduğunu umalım."
Doğru oyuncuların orada olduğuna inanıyorum. Her zaman olmuşlardır. Kısa süre önce, bu Real Madrid'i üzse de, kariyerimde karşılaştığım en zorlu rakiplerin bu yılki Liverpool ve Luis Enrique'nin Barça'sı olduğunu söylemiştim. Barça'nın üç forveti, Enrique ile yenilmezdi. Yaratıcılık açısından Messi'ye en yakın bireysel yetenek, özellikle de o zamanlar, Neymar'dı. Doğru yaştaydı. Takım olarak ise düzenlilerdi, özverililerdi ve tıpkı Enrique gibi çılgınca bir takıntıyla kendilerini işlerine adadıklarını göstermişlerdi.
Fakat Barça'nın orta saha oyunu zayıflamaya başladı.
Belki de benim zamanımdakiyle aynı seviyede performans gösteremedikleri doğrudur. Biz topu daima ileriye doğru oynamak konusunda adeta kafayı kırmıştık. Şu andaki Barça ise pozisyon oyununda aynı derecede iyi, öte yandan öldürücü bir kontratak silahına da sahip. Yeni bir konsept eklediler: Uzun kontratak. Bizimkiler kısaydı; şimdiki Barça'nın kontraları ise 30 - 40 metre uzunlukta. Durdurulamaz. Dolayısıyla aynı şey yine mevcut. Kadroya bakıyor ve kendi kendinize şöyle düşünüyorsunuz: "Vay be! Harika oyuncuları var!"
Neymar'ın dönüşüyle bunu geri getirebilirler mi?
Bilmiyorum. Neymar olağanüstü bir futbolcu, ama bilmiyorum. Ben geri dönseydim, yine böyle düşünürdüm. Aynısı mı olurdu? Bilmiyorum. Kendi adıma aynı değilim, Neymar'ın öyle olup olmadığını da bilmiyorum. Fakat elbette, onun çok iyi bir oyuncu olduğundan kimsenin şüphesi yok.
Barça'nın ilk üçlemesinin üstünden on yıl geçti. 2019'dan geriye baktığınızda, hangi anılar aklınıza geliyor?
O sezon La Liga'da harika oynadığımızı ve şampiyonluğu yakaladığımızı hatırlıyorum. Iniesta'nın golü sayesinde biraz da tesadüfen Roma'daki finale ulaşmıştık. Üç yıl sonra ise Chelsea'ye karşı oynamış ve rakip kaleye otuz şut çekip finale yükselememiştik. Roma'ya savunmacılarımızdan yoksun gitmiştik. Dani Alves maça sakat sakat çıkmak zorunda kalmıştı. Eric Abidal'den yoksunduk. Yaya Toure stoperde oynamıştı. Ve Manchester United en iyi on biriyle karşımızdaydı: Cristiano Ronaldo, Wayne Rooney, Paul Scholes, Carlos Tevez ve Dimitar Berbatov. Ama iç sesimiz bize kazanacağımızı söylüyordu.
Getty ImagesSarı kurdele takmaya başladınız ve ceza alana kadar onu çıkarmadınız. Katalonya'da olup bitenler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu konuya büyük bir ilgim var, aynı zamanda da endişeliyim. Kendimi sürgün edilenlerin ve hapse atılanların yerine koydum. Adaletsizlik karşısında bir tavır almazsanız, kendinizi yanlış tarafta bulma riskiyle karşı karşıya kalırsınız. Onlar bizim gibi insanlar ve uzun süre boyunca cezaevinde kalabilecekleri düşünülemezdi. Bu büyük bir haksızlık. Hukukçu değilim; ama insanın doğasını oluşturan niteliklerin küçük bir kısmını göstermeden umuttan söz edemeyiz. Bu insanların bu kadar yılı tutuklu geçirmeyi hak edecek kadar büyük suçlar işlediklerini düşünmüyorum. Kuşkusuz siyasi muhalifleri de bunun tamamen bir adaletsizlik olduğunun bilincindeler.
Tabii hukukun üstünlüğü, İspanya’nın birliğinin üzerinde olmadığı sürece.
İspanya, yalnızca Katalonya bağımsız bir ülke hâlini alacak diye İspanya olmaktan asla vazgeçmeyecek. Temel haklar her şeyin üzerindedir. İnsanlar buna kendileri karar verebilmeli. Sorun şu ki, bağımsızlık isteyip istemediğimizi bile bilmiyoruz; çünkü bunun hakkında bir oy verme şansımız yok. İspanya devletinin yaşadığı siyasi prestij kaybı dolayısıyla büyük hayal kırıklığına uğradım. Güç onlarda, Katalonya üzerinde kanunlarını doğrudan uygulayabilirler ve onların gözünde bizler hiç kimseyiz.
Birkaç ay önce İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, Marca ile yaptığı röportajda, "Guardiola, İspanya'nın otoriter bir ülke olduğunu söylediğinde kırıldım" dedi. Ve ardından bazı haber kuruluşlarına size İspanya Milli Takımı'nın başına geçmenizi teklif ettiğini söyledi. Bu doğru mu?
Bu bir yalan. İspanya Milli Takımı'nı yönetmem istenmedi. Asla. Onu kırdığım için üzgünüm; ama son yıllarda gerçekleşen birçok şey beni de incitti. Örneğin Başbakan Sanchez, bir silah anlaşmasını güvence altına almak için Suudi Arabistan'a seyahat ederken; Akdeniz'de botların üstündeki mültecileri kurtarmak isteyen Open Arms'ın ('Açık Kollar' adında bir yardım kuruluşu) Endülüs’teki girişimlerini reddetti. İnsanları boğulmaktan kurtarmak bir zorunluluktur. Sivil toplum kuruluşlarının çabaları Nobel ödülünü hak ediyor; ancak bunun yerine onlara karşı yasal işlem başlattılar!
İspanya Başbakanı’nı kırdıysam özür dilerim. İspanya'nın olağanüstü bir ülke olduğunu biliyorum. Ama ben İspanya devletinden bahsediyorum. Kelimeler ve anlamları bükülüyor. Bizi Naziler ve üstüncüler olarak adlandırdılar. Katalonya Cumhurbaşkanı için "Nazi" dendiğinde de ben inciniyorum; çünkü sözcükleri çeviriyorlar. Bunu Almanya'da deneyimledim. "Nazi" kelimesini düşünmeden kullanmazsanız iyi olur. Nazi sembolünü göstermeniz bile sizi Almanya’da hapse atar. Olanları iyi gözlemlememiz gerekiyor: Örneğin İtalya'da İçişleri Bakanı Matteo Salvini, üç ya da dört kez hırsızlıktan yakalanan bir Roman kadının kısırlaştırılmasını önerdi. Bu gerçekten çok çirkin. Bu tür şeylerin karşılığı mahkemeye çıkarılmak olmalı, insanlardan oy istemek değil.
Çeviren: Onur Özgen
(Röportajın orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.)





