Haberler Canlı Skorlar
Igor Tudor

ÖZEL | Igor Tudor: Futbolda hem kendiniz gibi olmalı hem de uyum sağlamalısınız

18:00 GMT+3 29.01.2020
Igor Tudor Udinese Coach
Futbol böylesine hızlı değişirken, başarılı olmanın yolu bu değişime ayak uydurmaktan geçiyor. Ama Tudor'a göre bunun da bir dengesi olmalı.

ÖZEL RÖPORTAJ | Onur Özgen @ozgenonur  


Bir şiirde geçtiği gibi; "Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!"

Galatasaray'ın ardından iki ayrı dönemde Udinese'yi çalıştıran Igor Tudor da sonunda öyle yaptı, evine döndü ve yeniden kendi şehrinin takımı Hajduk Split'in başına geçti.

Hajduk'un Antalya'daki kampına gittiğimde ise onu yardımcılarıyla birlikte bir taktik tahtasının başında buldum. Ama neyse ki bana ayırabileceği yarım saati vardı.

Antrenörlüğe yaklaşık on yıl önce başladınız. Bu süreçte kendinizde ne gibi değişimler görüyorsunuz?

Büyük bir zaman diliminde birçok değişiklik oldu. Her yıl sürekli değişiyorsunuz. Futbol aklı olarak neredeyse aynıyım; ama antrenörlükte tecrübe çok önemli. Sadece taktiksel detaylar değil, aynı zamanda oyuncularla iletişiminiz de çok mühim. Son yıllarda oyuncularla kurulan sosyal ilişkiler daha önemli bir hâl aldı. Futbolcular otuz, hatta on yıl öncesine göre daha farklılar. Daha fazla ilgiye ihtiyaçları var. İşin içine çok fazla menajer ve para girdi. Bu da antrenörler için durumu daha zor bir hâle getirdi. Eğer iyi bir antrenör olmak istiyorsanız, tüm bu yeni şartlara uyum sağlamanız gerekiyor.

Avrupa futboluyla Türk futbolu arasında gördüğünüz temel farklılıklar neler?

Her ülkenin farklı bir oyun stili var. Eğer Türkiye’ye geliyorsanız, Türk futbolunun oyun tarzına ayak uydurmalısınız. İtalya’daki durum elbette daha farklı. Muhakkak bir antrenman tarzınız olmalı. Bazı takımların kendine has oyun tarzı oluyor. Örneğin, Athletic Bilbao’ya gidip; ritimi düşük, agresif olmayan ve takım ruhundan uzak bir oyun oynatırsanız orada antrenörlük yapamazsınız. İtalya’da ise taktik daha fazla ön plandadır. Böyle şeylere uyum sağlamanız lâzım. Türk futbolunda taktiksel detaylar daha az bulunuyor; ancak burada da kaliteli ve tecrübeli oyuncular var ve onlara uyum sağlamanız gerek. Fakat aynı zamanda kendiniz gibi olmalısınız. Çok fazla uyum sağlarsanız, bu da iyi bir şey değil.

Balkan ülkeleriyle Türkiye arasında benzerlikler olduğunu düşünüyor musunuz? Geçmişte pek çok Yugoslav antrenör Türk takımlarını çalıştırmıştı. Son dönemde ise Slaven Bilic, Robert Prosinecki ve siz burada çalıştınız. Bu konudaki gözlemlerinizi paylaşır mısınız?

Bilemiyorum, bu daha çok kültürel bir şey. Balkanlarda çok güçlü karakterler ve yetenekli isimler var. Sadece futbolda değil, başka spor dallarında da çok yetenekli insanlar var. Diğer yandan her şey bireysel. Türkiye, İtalya ya da İspanya’da da güçlüler, zayıflar, yetenekliler ve daha az yetenekliler var. Bunlar birbirinden farklı şeyler.

Antrenörlük metodolojinizi ya da futbol felsefenizi belirlerken kimlerden etkilendiniz? Örneğin, Antonio Conte’nin futbol tarzından hoşlandığınızı biliyoruz.

Conte’yi seviyorum, evet. O en iyilerden biri. Pep Guardiola, Jürgen Klopp ve Maurizio Pochettino da en iyiler arasında. Futbolda bazı şeyler değişti; örneğin antrenman teknikleri üzerine olan düşünceler... Sürekli daha iyi olman gerek; çünkü beş-on yıl önce yaptıklarınız artık yeterli gelmiyor. Benim futbol felsefemde bazı şeyler hep aynıdır. İyi futbol oynamayı, topa sahip olmayı, takımımın sert ve agresif olmasını seviyorum. Bunlar hep aynı kaldı. Ama yıllar geçtikçe antrenman metotlarım değişti. Bazı şeyler aynı, bazıları ise yeni.

Galatasaray döneminizi nasıl değerlendirirsiniz?

Ligde 14 hafta boyunca liderdik, sonraki iki haftada ise bir puan farkla ikinci sıraya gerilemiştik. O yüzden bence bir sorun yoktu. Futbol direktörümüz Cenk Ergün, scout şefimiz Emre Utkucan ve yardımcım Ayhan Akman ile birlikte çok iyi bir takım yarattık. İki-üç ayda çok iyi bir iş çıkardık. İyi oyuncular seçtik ve bence iyi futbol oynadık. Galatasaray’ı çalıştırdığım için mutluyum. Bunun için hâla gururluyum ve hayatım boyunca gurur duyacağım. Galatasaray devasa bir kulüp ve çok büyük taraftarları var. Stadyum, atmosfer, oradayken hissettiğim sevgi fantastikti.

Galatasaray’a adapte etmeye çalıştığınız oyun felsefeniz hakkında bazı detaylar verebilir misiniz? Yapmaya çalıştığınız şey tam olarak neydi?

Bence çok iyi bir futbol oynuyorduk. Çok pozisyon üretiyor ve çok koşuyorduk. Sadece topa sahipken değil, topsuz oyunda da çok iyiydik. Genel olarak iyi bir akışın içindeydik. Detaylara girmeye ise vakit yok.

İç saha maçlarınızda rakiplerinizi temposu ve yoğunluğu yüksek bir oyunla alt ediyordunuz. Fakat deplasmanda aynı tempo ve yoğunluğu göremiyorduk. Bu zıtlığın açıklaması neydi?

Bu konuda sana katılmıyorum, bu senin fikrin. Bence Süper Lig, oldukça zor bir lig. Şimdi de böyle, geçmişte de böyleydi. Antalya’da, Ankara’da ya da Karabük’te kazanmak kolay değil. Evet, Karabük’te bile kaybedebiliyorsunuz (Gülüyor). Deplasmanda oynarken farklı olmanız ise normal. Sonuçta içerde ve deplasmanda oynamak aynı şeyler değil. İtalya’da da böyle. Örneğin, Juventus da Lecce deplasmanında zorlanabiliyor. Bu durum futbolun bir parçası. Ama bir şeyi nasıl görmek isterseniz, öyle görürsünüz.

Galatasaray’da üçlü savunmayı kullandığınızda, medya tarafından eleştirilmiştiniz. O zaman üçlü savunmaya dönmenizin sebebi neydi? Bunu açıklar mısınız?

Bu durum buradaki oyun kültürüyle alâkalıydı. Türk futbol kültüründe formasyon olarak 4-2-3-1’i kullanma geleneği var. Yeni şeyler gördüklerinde insanlar korkuyor ve bunu normal karşılıyorum. Ama yine de yeni şeylere açık olmanız gerek. Şu an üçlü savunmanın daha fazla kullanıldığını görmekse beni mutlu ediyor. Medyanın o dönemki tepkisine gelince; abartmışlardı. Üçlü savunmayla daha defansif oynadığımızı zannediyorlardı. Futbolda beşli, altılı ve hatta yedili bir savunma hattıyla oynayabilirsiniz; bu oyunun sayılarla bir ilgisi yok. Her şey oyun tarzınız ve oyuncularınıza söylediğiniz şeylerle alâkalı. Üçlü savunmayla daha ofansif olabilirsiniz veya dörtlü savunmayla daha defansif olabilirsiniz. Mesele sayılar değil.

On beş yıl kadar önce, yabancı antrenörler Türkiye’de daha başarılı olabiliyorlardı. Galatasaray, 2006’da Eric Gerets liderliğinde şampiyon olmuştu ya da Fenerbahçe 2007’de ligi şampiyon bitirdiğinde başında Arthur Zico vardı. Fakat epeydir, yabancı antrenörler Türkiye’de uzun süreli çalışamıyorlar. Bunu deneyimlemiş biri olarak, bu durumu nasıl açıklarsınız? Dil sorunu bu konuda sizin için belirleyici oluyor mu?

Türkçe bilmiyorum. Dürüst olmam gerekirse Türkiye’deki futbol kültürünü de tam olarak anlamıyorum. Bu yüzden bu soruyu cevaplamak benim için zor. Tabii ki yerli antrenörler Türkçe bildikleri için avantajlılar. Farklı bir dili konuştuğunuz zaman işiniz çok zorlaşıyor. Yine de bu normal. İtalya’da da antrenörlerin çoğu İtalyan, sadece bir-iki yabancı antrenör var. Onlar da oyunculuk dönemlerinde daha önce İtalya’da oynadıkları için İtalyancayı biliyorlar. Aynı şekilde Türkiye’de de yerli antrenörlerin bu anlamda avantajlı olduklarını söyleyebiliriz.

Galatasaray’dan sonra iki farklı dönemde Udinese’yi çalıştırdınız; ancak oradan da ayrılmak zorunda kaldınız. Udinese’deki sorun neydi?

Sorun yoktu. Harika bir sezondu. Udinese’de iki yıl geçirdim. Bu sezona birlikte başladık, ayrıldığımda ise takım 13 ya da 14. sıradaydı. Bence iyi bir iş çıkardık. Udinese ile ilgili size tek söyleyebileceğim bu.

Serie A’da olmak ise çok güzeldi. Bir antrenör olarak benim için en zorlu lig Serie A’ydı. Muhteşem bir deneyimdi. Her pazar yeni bir meydan okuma vardı. Birçok farklı sisteme adapte olmak gerekiyordu. Çok iyi hazırlanmış antrenörler vardı. Çok keyif aldım ve taktiksel gelişimim adına da çok faydalıydı. Gerçi bazen İtalya’da taktiğe ilişkin şeyler çok abartılabiliyor; ama yine de orada olmak çok güzeldi.

Yeniden Hajduk Split’in başındasınız. Hajduk’taki hedefleriniz neler? Gelecek kariyeriniz hakkında neler düşünüyorsunuz?

Hedefim bu kulübü daha iyi hâle getirmek. Uzun süredir bir şey kazanmıyoruz. Dolayısıyla “hedefimiz şu” diyemeyiz. Esas amaç, bu kulübü daha iyi yerlere getirmek. Geliştirmek, daha iyi futbol oynatmak, taraftarları mutlu etmek… Burası benim şehrim. Bu takımı çalıştırma fırsatım olduğu için mutluyum. Takıma, taraftarlara yardımcı olmak için geldim; çünkü şehrimle bağlarım çok kuvvetli. Başkanla beraber buradaki işleri yoluna koymaya çalışacağız.

Eski takımınız Juventus hakkındaki düşünceleriniz neler? Massimiliano Allegri başarılı görünüyordu; ama görevinden alındı ve yerine Maurizio Sarri getirildi. Sizce bu mantıklı bir değişiklik miydi?

Juventus çok büyük bir kulüp, dünyanın en iyilerinden biri. Agnelli ailesi her zaman çok iyi kararlar alıyor. Olaya kendi açımdan bakmıyorum; ama belki de beş yılın ardından bir değişiklik yapmak istemişlerdir. Aslında sıra dışı bir durumdu; çünkü kazanan bir hocayı değiştirdiler. Yeni şeyler istediler. İkisi de çok iyi antrenörler. Allegri ve Sarri futbola bakış açışları bakımından farklılar; ama farklı şekillerle de kazanabiliyor olmak güzel. Eminim Juventus, Şampiyonlar Ligi’ni kazanmayı hedefliyordur. Harika bir takıma sahipler ve kim bilir, belki de bu sene o senedir. Juventus’un büyük bir taraftarıyım, orada harika dokuz yıl geçirdim ve gelecek yıllarda Juventus’u Şampiyonlar Ligi kupasını havaya kaldırırken görmeyi çok isterim.

Merih Demiral, eski takımınızda ve sizin pozisyonunuzda oynuyor. Fakat ne yazık ki ciddi bir sakatlık yaşadı. Yaklaşık altı ay boyunca sahalardan uzak kalacak. Onun hakkındaki düşünceleriniz neler?

Umarım en kısa sürede dönebilir. Onu ilk olarak Sassuolo’ya karşı oynadığımızda görmüştüm; harikaydı. İçimden, “Bu çocuğun iyi bir kariyeri olacak” demiştim. Gerçekten çok iyi bir futbolcu. Sakatlanmadan önce çok iyi oynuyordu. Hızlı bir oyuncu ve harika bir fiziği var. Güzel bir gelecek onu bekliyor ve onun adına mutluyum. Bu seviyelerde oynayan Türk futbolcuları görmekten dolayı gerçekten çok mutluyum. Merih dünyanın en iyilerinden biri olabilir.

Merih daha geleneksel bir savunmacı. Fakat özellikle son on yılda, savunmacıların oyun kurma becerileri giderek daha fazla önemli hâle geldi. Artık savunmacıların savunmadaki görevlerini pek de önemsemiyoruz. Onları daha çok hücumda yaptıklarıyla değerlendiriyoruz. Bu yüzden savunmacıların geçmişe göre daha zayıf olduklarını düşünüyor musunuz? Eski bir savunmacı olarak bu konudaki görüşünüz nedir?

Sana tamamen katılıyorum. Bu günümüzde üzerine sürekli konuşulan bir konu. Önümüze bir savunmacı geldiğinde, scoutların onun hakkında söyledikleri ilk şey, “Topla çok iyi” oluyor. Ben de onlara her zaman, “Bu umurumda değil” diyorum.

Bir savunmacının topla ilişkisi ekstra bir özelliktir. Öncelikli olarak onun savunmacılığını ve hızını değerlendirmelisiniz. En önemlisi ise ne sıklıkla hata yaptığıdır. Eğer bana sırf topla ilişkisi çok iyi diye, iki maçta bir savunma hatası yapan bir savunmacıyı gösterirseniz, onu istemem. Dolayısıyla bir savunma oyuncusunu seçerken öncelikle savunmacılığına dikkat ederim. Ardından yeterince hızlı olup olmadığına bakarım. Geriden oyun kurup kuramaması ise benim için üçüncü sırada gelir.

Elbette elit seviyedeki savunmacılar bunların hepsini yapabilen oyuncular oluyorlar. Merih de bunlardan biri. Hızlı, güçlü ve aynı zamanda topla ilişkisi iyi. Zaten bu yüzden Juventus’ta oynuyor. Ama daha alt seviyedeki takımlar için kriterler farklı olmalı. Sonuçta geriden iyi oyun kurabilen; ama çok sık savunma hatası yapan bir stoper yüzünden 15 puan kaybedip bir alt lige düşmeyi istemezsiniz değil mi?

Euro 2020 hakkındaki düşünceleriniz neler? Turnuvanın ilk maçı İtalya ve Türkiye arasında oynanacak. İki ülkede de bulunmuş biri olarak bu maç hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum.

Açıkçası bilemiyorum, son zamanlarda Türkiye’nin çok fazla maçını izlemedim. Ama iyi bir takımınız var ve her zaman sürpriz yapabilirsiniz. Öte yandan İtalya da iyi bir takım. Yeni bir antrenörleri var; Roberto Mancini. Genç bir kadroya sahipler ve bu yeni bir enerji demektir. Turnuvada iyi şeyler yapabileceklerini düşünüyorum, bu yüzden Türkiye’nin işi kolay olmayacaktır.

Hangi takımı favori olarak görüyorsunuz?

Tabii ki Hırvatistan (Gülüyor). Hırvatistan her zaman favoridir. Tıpkı Almanya, İtalya, Fransa ya da İngiltere gibi.