Haberler Canlı Skorlar
Graham Potter

Graham Potter: Kendi yolunu bul

13:00 GMT+3 17.09.2018
Graham Potter Swansea
Italo Calvino, "Doğru yolu bulmak için kaybolmak gerekir" der. Graham Potter da hayattaki kendi yolunu bulmak için kaybolmaktan çekinmeyenlerden...

Başarısızlıkların üstesinden gelebilmek, esnek olabilmek ve baskı altında etkili bir şekilde çalışabilmek... Bunlar antrenörlüğe başlayana kadar üzerine düşündüğüm ve nasıl olduğunu anladığım şeyler değildi.

Sahip olduğum oyunculuk kariyerinden dolayı şanslıydım. Bir şekilde Southampton ile Premier Lig'e gitmeyi başarmıştım, ama kariyerimin çoğu alt liglerde geçmişti.

Her yıl, binlerce oyuncunun sözleşmesi biter ya da futbol hayatı sonlanır. Ben ise hiçbir zaman futbolun beni dışarı atacağı hissini yaşamadım. Böyle bir şey olmadan futbolu bırakmaya karar verdiğimde 30 yaşındaydım.

Dürüst olmam gerekirse oynamaktan aldığım keyif bitmişti. O zaman bu benim için itiraf etmesi çok güç bir şeydi, çünkü futbol oynamak çocukluk hayâlimdi. Ama kariyerimin ilerleyişinin durduğunu hissettiğimde benim için bir dönem kapanmıştı.

Emekli olan her oyuncu, gidecek bir kulübünüzün olmadığı, tabiri caizse hayatta bir rolünüzün ya da kimliğinizin kalmadığı o ilk birkaç ayın çok zor olduğunu söyleyecektir.

Ben de dünyadaki kendi yolumu bulmaya çalışıyordum. Futboldan sonra başka bir kariyere ihtiyacım vardı. Proaktif olmak zorundaydım.

Oyunculuğumun son yılında, sosyal bilimler üzerine lisans öğrenimi almaya başlamıştım. Aynı zamanda gönüllü olarak antrenörlük yapıyor ve yeteneklerimi keşfediyordum.

Antrenörlük fikri yıllar geçtikçe içimde büyüdü ve beni oyuna geri döndürecek bir şeylere sahip olduğumu düşünmeye başladım. Fakat yeteneklerimi keşfettikçe, oyunculuk geçmişime güvenmemin yeterli olmayacağını fark ettim. Bir şeyler denemem ve hata yapmam gerekiyordu. Antrenör olarak bazı beceriler geliştirmeliydim. Bir mesajın nasıl iletileceğini öğrenmeliydim.

Lisans öğrenimimi bitirdikten sonra bir üniversitede antrenörlüğe başladım ve yapabildiğim kadar pratik yapmaya çalıştım.

Antrenörlüğün geliştirildiği yol oldukça bireyseldir. Kişiye ve sahip olduğu deneyimlere bağlıdır. En iyi oyuncular, kesinlikle üst düzey antrenörler olma potansiyeline sahiplerdir; çünkü oyunu en üst seviyede tecrübe etmişlerdir. Fakat ben kendi kişiliğim ve yeteneklerimle, başka alanlarda gelişmem gerektiğini fark etmiştim.

Ve bunun profesyonel oyunun dışında gerçekleşmesi gerekiyordu. Profesyonel oyunda çok fazla hata yaparsanız, sonunda işinizi kaybedebilirsiniz. Bu tür bir ortamda, kendinizi geliştirmeniz ve öğrenmeniz o kadar da kolay değildir.

İlk iki işim üniversitedeydi. Benim için önemli bir zamandı. Antrenörlüğünü yaptığım birçok oyuncu, profesyonel futboldan ayrılmış genç çocuklardı. İyi bir seviyedelerdi, bu yüzden onlar için aynı zamanda oynadıkları futboldan zevk alabilecekleri bir metot geliştirdim.

Bu alanda çalışmak, bana olimpik düzenin nasıl işlediğini de görme fırsatı verdi. Kendi kültürlerini nasıl oluşturduklarını, nasıl çalıştıklarını ve atletleri nasıl geliştirdiklerini gözlemledim.

Birkaç yıl sonra Östersunds ile profesyonel futboldaki ilk işimi aldığımda, bu gözlemlerimin paha biçilmezliği ortaya çıktı.

Östersunds'un başına geçtiğimde, kulüp, İsveç futbolunun dördüncü kademesine düşmüştü. Kulübün etrafında çok fazla olumsuzluk vardı. Olumsuz duygular ve tutumlar...

Daha önce gördüğüm ve öğrendiğim şeylere geri döndüm. Bu olumsuzluğu değiştirmek için ne yapmamız gerektiğini düşündüm. Bir antrenör olarak işim oyuncuların gelişmesine ve bir şeyin parçası olduklarını hissetmelerine yardımcı olmaktı. Ve nihayetinde, onlara saha içerisinde bazı seçenekler vermek...

Çünkü kararları vermesi gereken onlar. Ben onlara ne yapmaları gerektiğini söylemiyorum. Futbol öyle bir şey değil. Oyuncular kendi kararlarını verebilmeliler ve bu kararlar için sorumluluk almak zorundalar. Ve sen de onları desteklemek için oradasın.

Bu ortamı kurduktan sonra ise oyuncuların gelişimine nasıl yardımcı olabiliriz, günlük olarak neler yapmamız gerekiyor, birbirimizi nasıl karşılıklı etkileyebiliriz gibi sorular geliyor.

Ve sıra bazı anahtar şeylere geliyor: Empati, ilişki kurma, öz farkındalık, sorumluluk. Bunlara takım hâlinde sahipseniz, her nerede olursanız olun başarılı olabileceğinizi düşünüyorum.

Östersunds'taki ilk sezonumda, sahip olduğumuz oyuncu grubunu geliştirmeye odaklanmak zorundaydık. İsveç'in güneyinden ya da kasabanın dışında bir yerden oyuncu alamayacağımızı biliyorduk, çünkü onlara teklif edebileceğimiz hiçbir şey yoktu. Ne gelenek ne tarih ne kültür ne de para... Hiçbir şey.

Bu yüzden elimizdeki oyuncu grubuyla çalıştık ve bu durumu bir fırsat olarak görenleri takıma dahil ettik: Jamie Hopcutt ve David Accam gibi, daha önce çok fazla futbol oynamamış ama Östersunds'ta yapmaya çalıştığımız şeyi ve önlerindeki fırsatı görebilen genç oyuncular...

Bir oyuncunun gelişimindeki en önemli nokta, kulübün değerlerini ve nasıl oynamak istediğinizi anlamasıdır.

Eğer sizi diğerlerinden ayırt eden bir kimliğiniz varsa, ne aradığınızı ve organizasyonunuza getirmek istediğiniz insan tipinin ne olduğunu bilirsiniz ve bu işinizi çok kolaylaştırır. Bence bunun tüm organizasyonlarla bir ilgisi olmalı.

Östersunds'ta başkanın nihai hedefinin İsveç futbolunun seçkin kulüpleri arasında yer almak ve Avrupa'da oynamak olduğunu biliyordum. Ama ilk gittiğimde ortamı kurmaktan başka bir şey düşünmedim. Öncelikle kimliği belirleyip, ardından ilk yılımda bir üst lige yükselmeye çalıştım.

Çünkü, nihayetinde bir sonuç işindeyiz. Sahadaki gereken şeylere çabuk adapte olmanız ve maçları nasıl kazanabileceğinizi anlamanız gerekiyor.

Dürüst olmam gerekirse, Östersunds'ta gerçekten bir şeylerin farkına vardığım an, ikinci sezonumun son günüydü.

İlk yılımda bir üst lige yükselmiştik, ama ertesi sezonun hiçbir aşamasında zirvede yer alamadık. Çok fazla şüphe ve biraz olumsuzluk vardı. David Accam'ın Helsingborg'a gitmesi de işimizi zorlaştırmıştı.

Denizaşırı bir ülkeden gelip taraftarlar üzerinde gerçek anlamda pozitif bir etki bırakan ilk oyuncuydu. Ayrıldığındaysa, bazı taraftarların inancı da onunla birlikte gitti. Belki de bir üst lige yükselme şansımızı sattığımızı düşündüler.

Tekrar denemek ve kaybolan inancı yeniden kurmak zorunda kaldık.

Sezonun son maçında, ligin ilk sırasında yer alan takımla oynayacağımız maç için Stockholm'e 600 taraftarımızı götürdük. 1-0'lık galibiyet, sezon boyunca ilk defa ligin zirvesine çıkmak ve ikinci sezonumuzda da bir üst lige terfi etmek anlamına geliyordu.

Kulüp için çok büyük bir andı. Ve bence bu noktada işler önemli ölçüde değişti.

2016'da, ikinci ligde geçen üç sezonun ardından, kulüp tarihinde ilk defa Allsvenskan'a yükseldik. O yıl başkanın vizyonunun bir kısmı gerçekleştirildi. Ertesi yıl ise tüm hedeflerine ulaşıldı.

Kulüp tarihindeki ilk büyük kupa olan İsveç Kupası'nı kazanmak, elde edebileceklerimizin sınırlarını zorluyordu. İlk defa bir Avrupa kupasında ön eleme oynamak, bizim için daha ilerilere gitme fırsatı anlamına geliyordu.

O sezonki UEFA Avrupa Ligi macerası bana hayatım boyunca hatırlayacağım anlar verdi. Büyük bir cesaret ve kişilikle oynadığımız takım oyunumuzu ve bir takımın sahada ne yapmamız gerektiğini tamamen anladığını gördüğüm anlar...

Bu bana herkesin inandığı gerçek bir kimliğiniz olduğunda nelerin mümkün olabildiğini gösterdi. Yapmaya çalıştığınız şeye güvenildiğinde nelerin olduğunu gördüm.

Dünyadaki kendi yolunuzu bulduğunuzda neler olabileceğini gördüm.

Çeviren: Onur Özgen

Yazının orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.