Haberler Canlı Skorlar
Dünya Kupası

Dedik-Oldu: Hırvatlar finalde, biz evimizde

15:55 GMT+3 15.07.2018
Luka Modric Croatia World Cup 2018
Hırvatistan mı çok küçük, Türkiye mi çok büyük? Ufuk Kaan Karacan, meseleye mizahi bir açıdan bakıp, iğneyi kendimize batırıyor.

Genelde kendi halinde yaşayan bir adam olduğumdan mahallemden dışarı çıkmak pek işime gelmez. Başımda Dünya Kupası’nın kavak yelleri esiyorken hazır, güzel futbol muhabbeti döner diye, Hırvatistan maçını mahalledeki kahvede izlemek istedim.

Baba-oğul anlaşmazlıklarının tam ortasında başladı mücadele. Hırvatlar atak geliştirdikçe, baba Süleyman da biricik evladı Furkan’a yükleniyordu. İlk seferde vızıltı gibi gelen ses, kalkan ofsayt bayrağının yarattığı boşlukla gerçek bir diyaloga dönüştü zihnimde. "Neresi süper ulan bu teknik direktörün?" diyordu Süleyman. Furkan konuyu ekonomiyle izah yöntemini geliştirince, sadece babasını değil, tüm masadakileri yanına çekmeyi başardı. Bir ara ekranda Hırvat maçı, fonda spiker Serkan Yetkin yerine, Furkan’ın akçeli cümleleri öyle bir büyüledi ki atmosferi, okey ıstakasının iç gıcırtıcı sesi bile duyulmuyordu. Bulduğu yoldan yürüdü Furkan, "Düşün ki Bu Hırvatların hocası, Fatih Terim’in kazandığı paranın kaçta biri parayla bu başarıyı gösterdi!"

"He ya, doğru. Bak buna lafım yok" dedi babası. İtirazı dün Kemal Abi ile tartıştıkları mevzuya imiş, onu izah etti. "Hani biz bunlarla karşılaştık ya, elimizden kaçırdık, bizden öyle aman aman da güçlü değiller yani" dedi. Tam lafa girecektim, spiker sesiyle dikkatim dağıldı. Nefis bir ortada pozisyon güme gitti. Maça odaklanmam gerektiğini anladığımdan sıyrıldım kenara.

Bir çay söylemiştim, akıbetini meraklanırken, Hafız Ali denilen belâ türedi, geldi. Çayını ver, din diyanet işlerine geri dönsene mübarek! Yok, bir çay uzatıyor, bir cümle kuruyor. Bir şeker gönderiyor, elden ele, bir laf yetiştiriyor kahvedekiler âlemine.

"O Hırvatistan’ı 2008 Avrupa Şampiyonası’nda Terim'li Türkiye elemişti, Avrupa üçüncüsü olmuştuk. Tüm başarılarımızda Terim’in imzası var. Haksızlık etmeyin, Allah çarpar adamı!"

Bu cümle sadece bizim masanın değil, tüm kahvenin tadını kaçırdı. Ben tesirli bir ifadeyle Allah korkusuna bağlamıştım işi; meğersem öyle hipnotize edilmişim ki Hafız Ali'yle, o sırada golü kaçırmışım. İbrahim Amca'nın cimciklemesi ve Ömer Üründül’e bağlamasıyla meseleye uyandım:

"Arkadaş! Hırvatların federasyon başkanı zamanın gol kralı Davor Suker değil mi? Bunlar anlamaz, allame değiller. Senin federasyonda var mı böyle bir adam? Sen önce bunu eleştir, haksız mıyım?"

"Güzel golmüş" deyiverdim sadece, İbrahim Abi durumu şans olarak nitelendirdi. Boşları almaya gelen yalaka çırak Mustafa ateşledi yine fitili. Karadenizli ya, atarlanmadan duramaz:

"Fatih Terim’in kişiliğini beğenursunuz, beğenmezsunuz bi' şey diyemem. Ama başaru söz konusu oldiğinda en iyisidur Fatih Hoca!"

Ne yalan söyleyeyim; Recep Abi bizim çırağın enseye şaplağı patlatmasa, araya nüktedan kişiliğinden örnekler sergilemese, hem konu başka yere gidecekti hem de maç... Ödüm kopuyordu.

Gülücükler, namaz molaları, atom içmelerle devre arasını geçirdik. İkinci yarı daha sakiniz, konsantrasyonumuz daha yüksek ve hazırız. Ama nasıl da unutmuşum! VAR diye bir şey var! Bu yeni uygulama, dizilerin uzun sahnelerini andıran bir tedirginlik yaratıyor. Hakem kulağına gelen telkini dinlerken, bir anda etrafını saranlar falan, biz kahvedekilerin elinde bir çekirdek eksik. "Devam diyecek!" ile "Yok verecek penaltıyı kesin!" cümleleri arasında kalmak, evlilik programı seyrediyormuşuz hissi veriyor. Karar devam çıkınca, "Ben demedim mi?" cümleleri havada uçuşmaya başladı. Şimdi bir yüklenir ikiyi de atar Hırvatlar, ümidimi koruyorum, çünkü Luka Modric ve arkadaşlarına güveniyorum.

"Cüneyt Çakır hakem falan değil! Bırak Allah aşkına ya!" Gayrı ihtiyari arkamı döndüm, Taner imiş konuşan. Yahu sen yarım saat evvel ganyan kovalamıyor muydun, ne ara kapıldın muhabbetin ateşine? "Cüneyt Çakır ne yapmış abi? Bırakacaksın bu işleri!" Uzun zaman sonra ilk kez bir konuda herkesin hemfikir olduğuna denk geldim. Keramet Taner’de midir nedir? En son 8 yıl evvel Faruk’u bıçakladığında herkes Taner’e hak vermişti. O dönem işsizlik nedeniyle travmaları vardı bizim atçının. Faruk da en yakın arkadaşı iken, kız arkadaşına yan gözle bakmıştı. Şikayetler geri alınmasa, araya mahalle büyükleri girmese, Taner belki de hâlâ işsizdi. Neyse ki şimdilerde bir gözlükçünün yanında, dükkâna bakıyor. 

Maçın ikinci yarısının ortalarında bir ara sessizlik oldu. Herkes maça bakıyor, kaçan pozisyonlara kendince hayret ediyor. Spiker Serkan Yetkin bir anda enerjiyi yükseltmez mi? Ne diye girerse Hırvatistan nüfusuna. Konuyu direkt üstüne alacak yiğitlerimiz var bizim. Bak aslan Salih’e! Parçala edebiyatı Salih, teslim oluyorum:

"Vay be! 4 milyon nüfuslu adamlar Dünya Kupası’nda finale gidiyor, ama 80 milyonluk ülkemiz var, evden seyrediyoruz turnuvayı."

"Kahveden" dedim, anlamsızca yüzüme baktı, yan masadan Tahir Enişte bile o kadar keskin bir bakış attı ki, bu büyük Ortodoks rahip seslenişini kestiğim için kendimi günahkâr hissettim. Devam etsindi madem:

"Nüfus bizim Ankara’dan az. Demek ki neymiş? Nüfus önemli değilmiş."

Furkan girdi söze, "Önemli olan sistematik bir şekilde çalışmak, üretmek, eğitmektir" Babası Süleyman Abi, yaşının hakkını verircesine Yugoslav ekolünden gelen bir çalışma ürünü olduğunu hatırlattı. Sonrasında kıyasın bir ölçü birimi olduğunu anladığım dakikalar başladı. Meğersem şu meşhur iki dirhem hikayesi hiç mantıksız değilmiş. İbrahim Amca, "Bizim Urfa ve Diyarbakır’ın toplamı Hırvatistan eder" dedi. Salih konuyu bırakır mı? "Almanya’da yaşayan Türklerin sayısı bile Hırvatistan'ın nüfusundan fazla."

Taner, "Adamların toplam yıllık bütçesini tazminat olarak hocaya öderiz biz de" diye kahramanca bir laf etti! Her şeyi anlayabilirim ama artık bizim Hafız Ali de, "Yüzölçümü Konya’nın bir buçuk katı büyüklüğünde bir ülke sonuçta" diye girince, daha fazla dayanamadım. Televizyonun sesini kıstırdım, beni dinlemeleri gerektiğini vurgulamak için, yüksek bir ses tonuyla bilmedikleri şeyler olduğunu söyledim. Spor medyasında çalıştığım için kahvede ayrı bir karizmam olmuştur hep. Ayrı bir sevilirim, transferlerin hikayesini anlatır, bedava çay içerim. Simidimin yanına bir karper peynir mutlaka gelir, derbiyi kimin kazanacağını yorumlarken. Bu güvence ile herkesin dikkatini üstüme topladım.

Türkiye’de reklam yapmak üzerinden dönen bir futbol piyasasının egemenliğinden söz ettim. Transfere dayalı futbol sisteminin etkisi bir yıl sürüyor, sırf bu nedenle UEFA kapıları aşındırmak zorunda kaldığımızı anlattım. Yeniliğe ihtiyaç noktasında herkese katıldığımı ancak bunun da iki yıllık bir tesiri olacağını, havaalanlarına statlardan daha fazla ilgi gösterdiklerini kısa cümlelerle anlattım. Öyle akıcı konuşuyorum ki, hızımı alamadım. Çay yerine soda istedim bu sefer Ali Abi’den. Üretim sistemimizde, yani özkaynak düzenimizde problem olduğunu vurguladım. Sistemin öyle Avrupa’daki gibi olmadığını, işleyiş farklılıklarını usûlünce izah ettim.

Arada mahalledeki üç beş delikanlının torpile ihtiyacı olduğu hatırlatılmasa fena gitmiyordum. Konuyu bir şekilde merkeze bağlamayı başardım ve dağıtım kanallarımızın zayıflığından bahsettim. Futbolu ve antrenör ihracı meselesinde, "Fatih Terim mi, Şenol Güneş mi?" tartışmalarını bastırmam için hocalarımdan vicdani özrümü dileyip sihirli cümleye başvurmak zorunda kaldım: "Aslında sandığınız gibi değiller." Tekrar bana odaklanmışlardı, acilen bağlamam gerekiyordu konuyu. Herodot Cevdet gibi seslenip, "Kardeşlerim, abilerim! Türk futbol markamızla kültür yaratmamız lazım. O zaman 8 yıllık bir etkiyle, en az iki Dünya Kupası’nda önümüzde kimse duramaz. Şimdi buna karar vermemiz lâzım. Reklam mı yapmak istiyoruz, kültür mü yaratmak istiyoruz?"

Üstüne bir sırt sıvazlaması, bir bardak çay geldi. Sesi açtı yalaka çırak Mustafa. Spiker, "Hırvatistan bir tur daha geçti, yoluna emin adımlarla devam ediyor" dedi. Taner söze girdi, "Adamları 2008’de elemiştik ve ders çıkara çıkara geldiler. Şimdi Dünya Kupası almanın eşiğindeler. Biz mi? Kebapçıyla kavga ediyoruz!"