Flaiano’nun hiç yazmadığı ama yazmış olabileceği bir espri var: Durum vahim ama ciddi değil. Bu söz, bugünlerde son ve paradoksal çıkış yolunu tekniği yüksek Kosovalı bir kanat oyuncusunda bulan Juve için geçerli. Zhegrova, futbol kalesiz oynansaydı gerçekten dünyanın en iyileri arasında yer alabilecek oyunculardan biri. Zhegrova’ya tüm saygımla söylüyorum, üstelik bu saygı son derece samimi: Juventus adlı bir takımın teknik açıdan kurtuluşu onun çalımlarına ve oyunlarına bağlıysa sorun onda değil. Sorun, geri kalan her şeyde.
Getty ImagesÇünkü paradoks tam da bu ve Juventus camiasına uzun zamandır eşlik eden o buruk tebessümü ettiriyor. Kötü oynamayan, istatistiksel olarak da neredeyse bütün veriler lehine olan bir takımın paradoksu. Ama aynı zamanda, kötü oynamadığı hâlde golün ne olduğunu bir türlü bilmeyen tek takım. Cagliari karşısındaki rakamlar, sezonun bu ilk döneminde bunun bir kez daha kanıtı. İstatistiksel bir anomali; adeta kavramsal bir eser: golsüz topa sahip olma, gedik açılamayan kuşatma, karşılığı alınamayan emek.
Top hep onda. Hatta bazen gereğinden fazla ayağında tutuyor. Rakibini kuşatıyor, ceza sahasına çekilmeye zorluyor, kendi yarı sahasına hapsediyor; üstelik imrenilecek sayıda top da kazanıyor. Peki sonra? Sonra bunları değerlendiremiyor. Hızlı ve etkili bir atağın başlangıcı olması gereken rakip yarı sahada kazanılan top, uzun uzun düşünmenin başlangıcına dönüşüyor. Yer değiştiriliyor, düşünüyor, tempo düşürülüyor ve rakibin yeniden yerleşmesi bekleniyor. Nihayet hücuma geçmeye karar verildiğinde karşıda dokuz/on oyuncu ve sıfır metrekare boş alan oluyor. Ceza sahası, iş çıkış saatindeki metroya dönüyor: Herkes içeride, kimse kıpırdamıyor ve topun gidecek yeri yok.
Bu, tek tempolu, yavaş ve hırstan yoksun bir futbol. Oysa bu meslekte hırs bir karakter kusuru değil, teknik bir özellik: ilk dikine pası vermek, savunma nefes almadan boşa çıkmak, şut çekmeye yetecek kadar alan bulur bulmaz vurmak, teknik direktörün sonradan yapmak zorunda kalmasını beklemeden Yerry Mina’yla yüz yüze gelmek. Juventus ise neredeyse diplomatik bir nezaket gösteriyor: Hazırlanıyor, son dokunuşları yapıyor ve rakibine nasıl karşılık vereceğini düşünmesi için gereken zamanı tanıyor.
Ve bu yavaşlığın ortasında, oynanan futbolun kendisine hiç uymadığı santrfor Kolo Muani var. Ona boş alanlar, hızlı hücumlar, önünde açık bir saha lazım: Frankfurt’ta onu yıldızlaştıran, buradaki sistemin ise daha en baştan elinden aldığı her şey. Otel odasında yarışması istenen bir cirit atıcısı gibi. Bu yüzden şut çekemiyor, içine kapanıyor; iyi bir fırsat yakaladığında da topu sıfır metreden üst direğe nişanlayarak biraz önce büyük güçlükle bulduğu sezonun ilk golünü boşa çıkarıyor. Kısacası, Luciano Spalletti ile nasıl bir futbol oynanacağı yazdan beri bilinmesine rağmen istenip transfer edilen bir santrfor. Vahim ama ciddiye alınacak gibi değil. Yine.
İşte bu noktada, diğer herkeste eksik olan şeye sahip gibi görünen yalnızca iki isim sahneye çıkıyor: Zhegrova ve Alajbegovic. Gerçekten iyi tekniğe sahip olan, adam eksiltebilen ve oyun planının öngörmediği bir üstünlük yaratabilen yalnızca onlar. Torino'da, böylesine köklü bir takımın onlarsız yapamayacağını söylemek kulağa aykırı gelebilir. Oysa durum bu. Üstelik bu, teknik direktörün keyfî bir tercihi değil, sahada görülen bir gerçek: Rakibin geride kurduğu savunma bloğunun içine girildiğinde, bir çalımla oyunu açacak birine ihtiyaç duyuluyor. Çünkü takımın geri kalanının genel olarak yetersiz kalan tekniği yüzünden incelikli üçgen pas organizasyonları da sonuçsuz kalıyor.
Sassuolo karşısında gördük: Zhegrova oyuna girdikten sonra tempoyu da maçın gidişatını da değiştirdi. Dün akşam Cagliari karşısında aynı sahne tekrarlandı: bire birler, dengeyi bozan kalite, kendine özgü teknik seçenekleri gerçekten çok azmış gibi görünen bir sistemin son çaresi olarak çalım. Elbette işe yarıyor. Ama ortada bir çelişki var: Hücum stratejinin tamamı Edon Zhegrova’nın bir şeyler yaratmasını ummaya indirgeniyorsa sorunu yalnızca başka bir yere taşımış oluyorsun. O oyuna girince herkes sorumluluğu üzerinden atıp onun bire birlerine bel bağlıyor. İçinde bulunulan durumun bir başka fotoğrafı da bu.
Bir krizi komediye dönüştüren nokta da tam burada: Juventus, fikri olmayan bir takım değil, tek bir fikri olan takım. On yıllardır komutanlar isteyen bir şehirde, apartman yöneticilerine özgü bir futbol oynuyor. Kalite eksikse bunun yerini tempo, hızlı geçişler, hırs ve sahada fazla bir şey üretilemediğinde oyuna başka bir şey katma isteğiyle doldurursunuz. Juventus ise kalite eksikliğini paslaşarak gidermeyi seçti; yani kalite gerektiren tek şeye başvurdu.
Dolayısıyla, güçlü bir favorinin bulunmadığı Serie A'da sezona daha şimdiden geride başlamış olmak ciddi bir sorun. Ciddiye alınması güç olan ise topu kaleye sokmakla arasındaki, oyunun en temel bağını unutmuş görünen bu takımın geleceğe dönük çizdiği tablo. Juventus bu bağı yeniden kurana kadar kaderi Edon Zhegrova ile Kerim Alajbegovic'in ayaklarına bağlı kalacak: İlki, kariyerinin ortak paydası "istikrarsızlık" olan bir top cambazı; ikincisi ise basamakları hızla çıkması beklenen bir genç. Bu da ikisinin yeteneği hakkında her şeyi, geri kalanlar hakkında ise neredeyse her şeyi anlatıyor.
BU HİKAYE HOŞUNUZA GİTTİ Mİ?
Google’da GOAL.com’u tercih edilen kaynaklar arasına ekleyin ve haberlerimizin daha fazlasını okuyun




