Trabzonspor'un eski futbolcusu Ergin Keleş, kitabı 'Nasıl Yıldız Olunmaz?' hakkında konuştu: "Belki Puşkin gibi bir düelloda ölmedim, ama düellodan da kaçmadım"

Ergin KelesDepo Photos

Onun için hep yetenekli olduğu ve gelecek vadettiği söylendi.

Yetenekli oluşu doğruydu, buna transfer olduğu takımların birçoğunda tutunamaması da eklenince yeteneğini tam anlamıyla gösterme fırsatını elde edemedi. Tutunamamak, ama saf haliyle tutunamama durumu değil, hep yeniden ayağa kalkmayı da gösteren bir hâl.

Süper Lig, TFF 1. Lig ve son olarak TFF 2. Lig’de geçen kariyerinde, anlaşıldığı anlamıyla bir yıldız olarak girmedi hayatımıza.

Yıldızdı, ama bütün naifliğiyle. O yüzden kitabının adı da "Nasıl Yıldız Olunmaz?" Hayata futboldan, futbola da hayatın içerisinden baktı hep. Oyunu hayatın bir parçası olarak kodladı zihnine çünkü.

Hep içimizden, çok uzun süredir tanışıyormuşuz gibi, birçok meseleyi gönül rahatlığıyla konuşabileceğiniz bir futbol işçisi Ergin Keleş. İşçi denilenin, iş denilenin ne demek olduğunu bilen ve hayata buradan bakan, tam anlamıyla bir hücum oyuncusu.

İletişim Yayınları’ ndan çıkan ilk kitabı ile futbol kariyeri hakkında pek çok bilgi edindiğimiz Ergin Keleş’le hem futbolculuk kariyeri hem de kitabı çerçevesinde GOAL Türkiye olarak bir röportaj gerçekleştirdik.

Trabzonspor’da birçok anne, baba için oğul demek ileride Trabzonspor forması giyecek büyük bir yıldız adayı demekti, kitapta böyle bir bölüm var. Bilmeyenler çıkacaktır: Trabzon’da futbol ne ifade ediyor, insanlar futbola nasıl bakıyorlar?

Aslında bir çeşit kurtuluş yolu olarak görüyorlar futbolu. Bir çeşit kendilerini ifade etme, edebilme şekli olarak görüyorlar. Trabzon belki Karadeniz’in kenarında küçük bir şehir falan ama etki alanı, dinamikleri çok güçlü. Bu sebepten dolayı futbolu aslında yapabileceklerine olan bir inanç olarak görüyorlar. Çünkü Trabzonlu çocuklar genel itibarıyla zaten mücadeleci ve çabuk çabuk kabullenmeyen insanlar oluyor.

Bu yüzden futbola sarılıyorlar. Trabzonspor da onlar için süper kahraman gibi bir şey. Doğal olarak her anne, baba kucaklarına bir oğul aldıklarında istemeseler dahi, bunu dışarıya vurmasalar dahi, akıllarından geçecek ilk iki-üç düşüncenin içerisinde bir Trabzonspor hayâli oluyor. Bunu reddetmeleri de, buna engel olmaları da mümkün değil. Çünkü söylediğimiz gibi, küçük bir şehrin süper bir kahramanı var, doğal olarak herkes o süper kahramanın bir noktasına, bir yerine yapışmak istiyor.

"Onlar için Trabzonspor bir kaderdi," diyorsun. Pierre Bourdieu, spor sosyolojisi üzerine çalışmalarında işçi sınıfının statü atlaması için sporun rolünden sıklıkla bahseder. Futbol ile bir statü değişikliği hedefleniyor mudur?

Hedeflenip hedeflenmediğini bilemiyorum. Çünkü biz toplum olarak bir şeyleri bir hedef çizgisi, bir plan, program içerisinde yürüten bir toplum değiliz, ancak futbolun futbolcuya statü kazandırdığı bir gerçek. Bunu inkâr edemem. Hatta son derece güzel bir statü kazandırıyor. Öyle ki, zamanında belki kendisini mahcup, biraz dışlanmış, biraz ezik hisseden anne-babanın oğlu bir yıldıza dönüştüğünde doğal olarak kendisini o eski yaşanmışlıklarından kurtulmuş olarak görüyor. Bu noktada futbol kesinlikle statü kazandırıyor, çünkü dünyanın en popüler oyunu ve bu oyunun parçası olduğunuzda, hele de bizim ülkemizde, iş biraz daha fanatikliğe kaçıyor. Doğal olarak sizin statü kazanmama ihtimaliniz yok. Ama bu statüyü nasıl kullandığınız da çok önemli. Bu noktada biraz eksik kalıyoruz, sadece yakalamış olduğumuz o anki durum ve popülerliğin etkisiyle hareket ediyoruz, başka şeylere ihtiyacımız yok diye davranıyoruz. Bence orada biraz hata yapıyoruz futbolcular olarak.

Bir futbol takımında kimsenin eşit olmadığıyla ilgili bölüm var kitapta. Nedir bu eşitsizlik dinamikleri?

Aslında futbol takımı derken, sanki böyle çok olağan, hayatın içerisinden ayrı bir durum, ayrı bir kavram gibi düşünmemek lazım. Futbol tamamen hayatın içerisinde birçok örnek bulabileceğiniz bir oyun zaten. Doğal olarak futbol takımları şekillenirken karar veren insanlar, merciler, belli başlı özelliklere göre tercihler yapıyorlar. Doğal olarak o tercihlerin sonucunda futbol takımları içerisinde her oyuncunun bir rolü var ve orda oluşan bir hiyerarşi var.

Mesela bizde çok karıştırılan bir şey vardır; takım kaptanlarının genelde takımın lideri oldukları düşünülür, hâlbuki öyle değildir. Takım kaptanı demek lider demek değildir, bunlar çok farklı şeyler. 35-36 yaşına gelmiş bir oyuncunun takımda liderlik etmesi beklenirken, bazen 21-22 yaşındaki bir çocuğu takımın içerisinde lider olarak görebilirsiniz. Yani takım içerisinde zaten hiyerarşi kendi kendine oturur ve tüm oyuncular zaten eşit olmadıklarının farkına varır. Bilirler kendilerinin eşit olmadıklarını.

Ben Trabzonspor’a ilk çıktığım zaman Gökdeniz'ler, Yattara'lar vardı. Ben onlarla eşit değildim, eşit haklara sahip değildim. Onların gösterdiği cüretkârlığı gösterebilecek alanım yoktu benim. Bu her noktada, her yerde, her takımda geçerli. Açıkçası bunun da bir parça gerekli olduğunu düşünüyorum. Yani herkesin eşit, herkesin aynı olduğu bir takım bence çok fazla hayalperest bir düşünce olur.

Mesela antrenörlerimle konuşuyorum; son dönemlerimde antrenörlerimi dinlerken doğal olarak daha çok kendimi onların yerine koyuyorum, anlattıklarını ve gözlemlediklerini daha farklı bir bakış açısıyla dinlemeye çalışıyorum. Birçok teknik direktörün futbolcularla konuşurken şöyle ifadeleri olur genelde: "Ben hepinize karşı eşitim ve adil davranacağım". Ben buna hiç katılmıyorum. Bana göre bir futbol takımında antrenörün görevi adalet dağıtmak değildir, tercih yapmaktır. Adaletli olacağınızı söylediğiniz an, kapınızı çalan her oyuncu size karşı haklı bir konuma geçecektir; çünkü o kendi doğruları üzerinden, kendi baktığı pencereden kendisini size karşı haklı görecektir. Size diyecektir ki, "Ben antrenmanda bu oyuncudan daha çok çalışıyorum, daha çok ter döküyorum, o oyuncu haftada bir-iki gün antrenmana çıkmıyor, ama sen onu oynatıyorsun, hakkımı yiyorsun". E iyi ama, o oyuncu senden çok daha iyi. Nerde bu adalet?

Adalet dediğimiz kavram çok hassas bir kavram. Doğru zaten bir değil, futbolda hiç değil. Diyelim ki aynı davranışı sergilemiş iki tane oyuncu var; bu oyuncuların biri senin takımına verdiği katkı itibarıyla yüzde 10'larda, diğeri yüzde 90'larda. Ne yapacaksın şimdi? Bazen oyuncuyu cezalandırmak aslında takımı cezalandırmaktır. Sen doğru tercihi yapacaksın. Zaten futbolcular aptal değil, çok zeki adamlar. Futbolcu herkesin eşit olmadığını bilir. Yani ben şimdi mesela en son Ankara Demirspor’da oynadım; orada haftada bir gün fazladan izin yapıyordum, dinleniyordum. Benden genç takım arkadaşlarım zaten bu durumu biliyorlar. Burada bir sorun yok. Futbolda oyuncular her şeyin farkındadır, her şeyi bilirler. Bu yüzden adil değil, dürüst olacaksınız, samimi olacaksınız, o kadar.

Fazlaca duygusal, sabırsız, her şeyin bir an önce olmasını bekleyen biri olarak da çok zorlandığını söylüyorsun oynamadığın dönemlerde. Bu dönemlerle nasıl baş ettin? 

Edemedim Kerim, edemedim. Kerim edemedim, on beş tane takım değiştirdim ben (gülüyor).

Formayı alamama sebeplerin sence neler olabilir?

Geçen bizim Gökhan Ünal benden bir kitap istedi, imzalı bir tane gönderdim. Onun kitabına şöyle imza attım: "Trabzonspor’a gelerek önümü kapatan sevgili Gökhan Ağabey'e..."

Benim yerime oynayanları hep hakkımı yiyenler olarak gördüm, ama öyle değildi tabiî ki. Benden daha beceriklilerdi, yok beceriklilerdi diyemem. Benim yerime oynayanlardan daha yetenekli oyuncular vardı, ama onlar sahip oldukları beceriyi sahada gösteriyorlardı, ben ise becerilerimi maalesef daha çok kendime saklayan bir tiptim.

Açıkçası işin ciddiyetine çok varmamıştım. Biraz işin eğlence tarafındaydım yani. O da benim çok büyük bir hatam. Yani futbola karşı sevgim, evet, çok büyüktü; ama belki de biraz yetiştirilme tarzımdan… Varlıklı bir dedenin torunuydum, anlatabildim mi? Biraz rahattım yani.

Seni hep yeniden başlayan olarak biliyoruz. On beş takım… Nedeni nedir bu yeniden başlama hâlinin? Buraya tutunamamak kelimesini ekleyebilir miyiz?

Ama orada şöyle çok ince bir çizgi var bence: Tutunamamak evet, fakat onun yanında yeniden ayağa kalkmak da var orada. Futbol kariyerim boyunca bavulumu alıp tesisleri, şehri terk ettiğim çok takım oldu, evet. Ancak yeniden yeni bir bavul yapıp yeni bir tesise, yeni bir şehre adım attığım çok takım da var. Şöyle de diyebilirim; ben biraz meydan okumayı da seven bir adamım. Evet, belki bu meydan okumalarımdan çoğu zaman ağır yaralı bir şekilde kurtulmuş olabilirim. Belki Puşkin gibi bir düelloda ölmedim, ama düellodan da kaçmadım. Bu yüzden çok ağır yaralıydım.

Oyuna sonradan girenler oyunu değiştirenler midir sahiden? Yedek kulübesi sanıldığı kadar büyülü müdür? İyi bir yedek kimdir kısaca?

Kesinlikle büyülüdür, etki eder, çok önemlidir, çok kıymetlidir yedek kulübesi. Yedek kulübenizdeki oyuncuların beceri ve yetenekleri kadar aynı zamanda takımına, arkadaşlarına olan inancı, enerjisi de çok önemlidir. Bazen öyle bir yedek kulübeniz vardır ki, oynayan oyuncu bile o yedek kulübesine baktığı zaman, "Allah sizi kahretmesin", der. Anlatabildim mi? Suratlar düşük, enerji düşük; takım bugün kazanmasın diye orada oturan oyuncuları da görürsünüz bazen.

Oynamayan oyuncu mutsuzdur, hep bir zaaf arar, peki bu zaaf nedir? Senin kendini haklı olarak görmeni sağlayacak an nedir? İşte takım mağlup olacak, sen de "ya gördün mü?" diyeceksin. Budur biraz. Bunlar eskiden çok daha fazla olurdu, şimdi artık nispeten bundan kurtuluyor futbolcular; çünkü artık futbol çok daha profesyonel, çok daha fazla kitlelere ulaşıyor, o yüzden oyuncular da artık bir parça daha benciden ziyade bizci olmaya başlıyorlar, ki öyle olmak zorundalar.

Türkiye’de futbolcuların sosyo-kültürel yapıları nasıldır?

Biraz önce söylediğim gibi, futbolcular genel itibarıyla anne ve babalarının umut bağladığı çocuklar. Yani futbolcular, ebeveynlerinin, çevresindekilerin, kendilerine gerçekten hayâller yükledikleri insanlar. Dolayısıyla bu çevreden, bu kültürden gelen futbolcular için her şey varsa yoksa sahanın içi oluyor. "Bir şekilde para kazanıp kendimi, ailemi kurtarmalıyım," cümlesinin içerisinde kalıyor futbolcu.

Zaten bunu da elde ettikten sonra artık bambaşka dünyalar, bambaşka bir statü var. Türkiye’de yok sayamayacağımız şöyle de bir durum bulunuyor: Okumuş, kendisini geliştirmiş, bir şeyler yapan, üreten insanlar Türkiye'de şöhret değiller, sadece itibarlılar. Anlatabildim mi? Aslında bu insanlar şöhret oldukları zaman, belki de futbolcular da okuma konusunda daha hevesli olacaklar. Bizler şöhretliyiz, fakat itibarlılık konusunda çok eksiğiz.

"Genellikle okuma-yazmayla pek işi olmayan bir meslek grubu", diyor Tanıl Bora kitabın sunuşunda. Sen Türkiye’de futbolcuların okuryazarlığı hakkında ne düşünüyorsun?

Yeterli değil. Okuma-yazma konusunda futbol camiası bir çöl. Ben de kitap kurdu falan sayılmam, okumayı severim, ancak futbol dünyasının içerisinde bir parça kitapla haşır neşir olduğum için entelektüel sayılıyorum, üzücü bir durum gerçekten. Kitap okumak futbolcular için aynı zamanda bir mecburiyet, çünkü futbol öyle kolay bir oyun değil; sürekli geliştiğin, kendini yenilediğin, beyine dayalı bir oyun. Çok sık kullandığım bir söz vardır, özellikle genç futbolcu arkadaşlarıma çok söylerim: Bir futbol maçı bittiği an, fiziksel yorgunluğun mental yorgunluğunun önündeyse kötü oynamışsındır. Biz genelde fiziksel olarak yorulduğumuz zaman iyi oynadık diye düşünürüz, hayır. Futbol artık bir akıl oyunu, kafanla düşünüp ayaklarınla icraata döktüğün oyun. Bu kafayı çalıştırmak lâzım, farklı pencerelere, farklı günlere, güneşlere açmak lâzım diye düşünüyorum. O noktada biraz eksiğiz, ama iyi olacak. Yani en azından alttan gelen yeni nesil bu konularda biraz daha hevesli.

Türkiye’de altyapı, özkaynak, gençlere yatırım… Bu konuda neler düşünüyorsun?

Hiçbir şey düşünmüyorum. Yani hiçbir şey düşünemiyorum. Bu konu hakkında konuşmaktan da çok sıkıldım. Ben 15 yaşındaydım, bunlar konuşuluyordu, bugün 35 yaşındayım, yine bu sorunlar konuşuluyor. Ama bu sorunların üzerine gidilmiyor, dolayısıyla artık konuşmak bir noktadan sonra insanları da, konuyu da itici hâle getiriyor. O yüzden konuşmak dahi istemiyorum, ama şunu hep söylüyorum; Türkiye’de altyapı sorunu yok, Türkiye’de üstyapı sorunu var.

Neden bu coğrafya gençlerine futbolda güvenmiyor? Daha fazla süre alamama sebepleri senin gözünden neler olabilir?

Antrenörlerin iş kaygısı birinci sırada gelir. Bizim ülkemizde zaman diye bir şey yoktur. Hiçbir teknik direktöre zaman tanınmaz. Elbette çok kariyerli veya gittiği takıma güçlü bir şekilde gidenler hariç. Onlar dışındakiler tabiricaizse aslında teknik direktörlük koltuğuna oturmaktan ziyade bir idam sehpasının üzerine çıkarlar. O yüzden teknik direktörlerin de genç oyuncuları verecekleri zamanları yok. Ancak muazzam yetenekli olacak, oynatmaya mecbur kalacak, o şekilde zaman tanıyabilir. Burada doğru bir düzen, doğru bir sistem yok, dolayısıyla genç oyunculara zaman vermek o kadar zor ki.

Futbolculuk kariyerinden sonra teknik direktörlük düşünüyor musun?

Hazırlanıyorum. Sahnenin ikinci perdesine kendimi beş-altı yıldır hazırlıyorum. Çalıştığım antrenörlerle sürekli iletişim hâlindeyim, beğendiğim antrenman metotlarını sürekli not alıyorum; ama bunlar zaten yapılması gereken şeyler. Dünyada artık birçok şeye çok rahat ulaşabiliyorsunuz. Yurt dışına gittiğim dönemlerde iletişim hâlinde olmaya çalıştığım insanlar oluyor. Yurt dışındaki takımların özellikle altyapılarına gidiyorum, gözlemliyorum, insanlarla konuşuyorum, fikirler alıyorum, böylece fikir sahibi oluyorum. Ancak tabiî ki her şeyin bir zamanı var. Doğru zaman çok önemli. Futbolculuk kariyerimde birçok kez doğru zamanda doğru yerde olamamanın sıkıntısını yaşadım. O yüzden bazı şeyler için çok acele etmemenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Futbol sonrası kariyerimde kesinlikle bu oyunun içerisinde olacağım, olmayı çok istiyorum, fakat doğru zamanı bekleyeceğim.

Ne zaman bırakmayı düşünüyorsun futbolu, kafanda belirdi mi bir takvim?

Sana çok samimi bir şey söyleyeyim; aslında bu sene bırakacaktım. Yani geçen yıl. Ankara Demirspor’a gelmeden önce futbolu bırakacaktım, fakat evim Ankara’da, burada yaşıyorum ve kulüple çok daha önceden tanıdığım ve sevdiğim bir hocam anlaştı: Ersin Aka. Genç, yenilikçi, oyuna bir şeyler katmak isteyen bir insan, onunla görüştüm, o da "Bizimle birlikte ol, bize yardımcı ol," dedi. Ben de kabul ettim ve belki de kariyerimin en verimli sezonlarından birini geçirdim. Oyunu yeniden çok sevdiğim, "Ya Ergin ne kadar güzel bir oyun oynuyorsun, devam et," dediğim bir yıl oldu bu yıl. Zaten fiziksel olarak çok bir sorunum yok, kendimi iyi hissediyorum, ama biraz kafa olarak yorulmuştum. Fakat burası beni o noktada da tekrar harekete geçirdi. Bu noktada Ersin Hoca'nın hakkını vermem gerekiyor. Şu anda İkinci Lig B kategorisindeyiz. Çok net söyleyebilirim ki, Ersin Hoca bu ligde gördüğüm kadarıyla oyuna bir şeyler katmak isteyen iki-üç antrenörden biriydi. Bu yüzden bir-iki yıl daha oynamak, oynayabildiğim kadar oynamak istiyorum.

Bu kitabı yazacağından futbol camiasının haberi var mıydı? Şu yüzden soruyorum; içeriğine müdahale etmek isteyen oldu mu?

Olsaydı da beni ilgilendirmezdi. Ben düellocu bir adamım, düellodan kaçmam, genelde vurulsam da (gülüyor). Önceden Ankaragücü’yle beraber bir paintball maçına gitmiştik. Tabiî hemen ben o zaman 24 yaşındaydım, hocamız Mesut Bakkal'dı, takımdaki yabancı futbolculara karşı Türk futbolcular olarak savaşıyorduk. Gençtim, ama tabiî liderlik vasfımız var ya, hemen işte koluma bir albay işareti koydum, hemen bir sembol... Takımıma direktifler vermeye başladım, "Siz ikiniz buradan, ikiniz şuradan," diye, ama ilk vurulan yine ben oldum (gülüyor). Robert Vittek vardı bizde, o vurmuştu beni. Oyuna devam etmek istiyorum, çıkartamıyorlar beni (gülüyor). Evet, bizim de tarzımız o, biraz Martin Eden’lik var.

Tarihte hangi golü engellemek ya da atmak isterdin?

Hangi golü atmak isterdin sorusu biraz ucu açık; çünkü çok gol kaçırdım ben. Çok fazla önemli gol kaçırdım, ama işte o kitabımda da var: Trabzonspor’dayken bir Bursaspor maçıydı, orada kaçırdığım bir gol vardı, beni çok üzmüştü, o golü atmak isterdim.

Birlikte oynadığın, en rahat ettiğin, bizden olur dediğin ilk on bir kimlerden oluşur? Hocası kim olur?

Küme düşme için mi? (gülüyor)

Şimdi bu "bizden oluru" açmak lâzım. Nereye oynar bu takım? Yani şampiyonluğa mı oynar, yoksa son haftalara kadar küme düşme potası içerisinde kıvranır mı? Aslında bunu biraz kadroya bakıp değerlendirmek lâzım. 

Şimdi kalemde Onur Kıvrak olur, kalem güvenilir ellerde. Merkez savunmamda Rigobert Song ve Egemen Korkmaz, orası da sağlam. Sağ bekte Erdem Özgenç, son derece yetenekli bir sağ bek oyuncusu. Sol bek Caner Erkin.

Merkez orta sahamda Miroslaw Szymkowiak ve Nuri Şahin. Kenar oyuncularım Serdar Özkan ve Arda Turan.

Santrfor bölgesi ise tamamen duygusal bir seçim olacak. Aslında saydığım bu savunma ve orta saha hattıyla gerçekten şampiyonluğa oynayabiliriz, ama işte santrforlar bizi bir anda küme düşme potasında bırakabilir: Yani Ergin Keleş ve İlhan Parlak ikilisi (gülüyor).

Biz hakikaten İlhan'la üç hafta içinde kaçırdığımız goller yüzünden hoca gönderebiliriz. Ama olsun, bu ikiliyle çıkacağım sahaya.

Hoca kimi yapayım? Takım kaptanı tabiî ki ben. Bu kadroya teknik direktör olarak Jürgen Klopp desem ilk önce beni alır oyundan (gülüyor). Pep Guardiola desem o zaten santrforsuz oynuyor, beni oynatmaz. O yüzden Carlo Ancelotti diyorum. Onun en azından oyuncularla ilişkileri daha iyi gibi. Evet, antrenörümüz Ancelotti olur.