Sadece Süleyman Seba…

Ali Ece, hayatını kaybeden Beşiktaş'ın efsane başkanı Süleyman Seba'nın Türk futboluna ve siyah beyazlı renklere bıraktığı mirası kaleme aldı...

Kapkara çirkin paltonun üstünde, bize her daim, her yerde ilham vermesi için “tarih ana” tarafından dikilmiş o küçücük gözüken ama bakmayı bilene her daim pırıl pırıl parlayan o dededen kalma küçücük kol düğmesi…

Hepimizi bir kez daha balçıkla asla sıvanamayan güneşler gibi aydınlatacak. Leman dergisinin efsanevi Gönül Adamı karakterine tek yumurta ikizi gibi benzeyen Süleyman Seba’nın bize bıraktığı mirasın değeri o gün anlaşılacak.

Bu satırları yazmak için Beşiktaşlı olmaya gerek yok. Tıpkı Seba’yı sevmek, onun mirasına sahip çıkmak için herhangi bir takımı tutmaya gerek olmadığı gibi. Ama artık Süleyman Seba gibi “takımlar üstü” takdir gören herhangi bir figür de yok. Herkes o kadar sarı-lacivert, o kadar sarı-kırmızı, o kadar bordo-mavi ve o kadar siyah-beyaz ki artık renklerin hiçbiri seçilemiyor, Türk futbolu olarak sadece o hiç bitmeyecek bir gece kadar kapkara lime lime paltoyu görüyoruz. O pırıl pırıl kol düğmesini göremiyor, görsek de geleceği daha da fazla ipotek ettirme uğruna da olsa yarını kurtarmak için görmemezlikten geliyoruz.

“Ahmet Dursun Seba gitsin!” diyenler kafasını duvara vuruyor...

Süleyman Seba’dan sonra özellikle 2004-2011 arasındaki yönetim kulübü akla hayale gelmeyecek başarısızlık ve skandallarla, göreve gelmeden önce hedefledikleri gibi birinci sayfalara taşıyanlar, tribünden yükselen haklı tepkiyi aynı şekilde görmemezlikten gelmişlerdi. Yine o düğmede saklı olan pırıl pırıl tarihe teğet geçince hiç kimse tarafından sevilmediler. Aynı tribünler bir zamanlar Süleyman Seba’nın istifa etmesi için sadece “Yeter artık!” demişlerdi, acaba o gün “Ahmet Dursun Seba gitsin!” diyen kaç kişi halen kafasını duvarlara vuruyordur?

Bu durum aslında tarihin, bize attığı en güzel tokat! O tokadın acısını yüzümde tüm şiddetiyle hissederken, aslında daha da fazlasını hak ediyor muyuz diye düşünmekten kendimi alamıyorum. İşte o anda Süleyman Seba’nın Beşiktaş’a başkan olduğu ilk güne dönüyorum. 15 sene şampiyonluk yüzü görmemiş, birkaç kez son anda kümede kalmayı başarmış, antrenman sahasının soyunma odalarında lağım farelerinin cirit attığı tarihi bir enkaz… 1982’de Mehmet Üstünkaya yönetiminde 15 yıl sonra gelen şampiyonluk bile, o enkazın üstünü örtememiş. 1984 yılında başkan olarak ilk kez kulübe adımını atan Süleyman Seba ise ne şampiyonluktan ne de kulübü birinci sayfaya taşımaktan bahsediyor. İlk iş olarak kulübün demirbaş listesini istiyor. Listedeki 2000 demirbaştan çoğu kazanılan kupalar olmak üzere 1000’e yakını ortada yok. Türkiye’nin en eski takımı, kendi kupalarını, tarihini bile kaybetmiş! O gün, Seba kulüpten dışarı adımını attığında ise cebinde 5 kuruş bile yok. Ama birinci sayfalara manşet olsun diye değil, gerçekten tarih yazmak için her şey Süleyman Seba’da var.

Süleyman Seba, 1926 yılında, Türkiye Cumhuriyeti henüz 3 yaşındayken Sakarya’da doğmuştu. Ailesi fakirdi ama o zaman neredeyse bütün Türkiye fakirdi ve fakir olmanın ayıplanacak hiçbir yönü yoktu. Liseyi okumak için İstanbul’a geldi, önce Galatasaray Lisesi’ne gidecekti ama o zamanlar Kabataş Lisesi, Beşiktaş’ın antrenman sahasına çok yakın olduğu ve liseli gençler Beşiktaş altyapısında forma giydikleri için, Kabataş’a gitti. Böylece Beşiktaş forması giymeye başladı. 5 senede 4 kez şampiyon olan takımın önemli bir yıldızıydı. 1947 yılında İnönü’de oynanan ilk maçta İsveç’in AIK takımına karşı bu statta atılan ilk gole imza attı. 1954’te sakatlığı nedeniyle futbolu yani Beşiktaş’ı bırakmak zorunda kaldığında sadece 28 yaşındaydı.

Leman’daki ölümsüz Gönül Adamı’na sadece bıyıkları ve bakışlarıyla fiziksel açıdan değil, Yahya Kemal Türkçesi ile de ruh ikizi gibi benziyordu. Beşiktaş’tan sonraki en büyük aşkı edebiyat oldu. Tam edebiyat fakültesine girecekken, çalışmak zorunda kaldığı için hayalini gerçekleştiremedi. Madalyonun diğer yüzünde, hayat mücadelesi 40’lı yılların İstanbul’unda en büyük gerçekti. O zamanlar, memurlarımız “işini bilmez”, genç yaşta köşe dönülmezdi. Süleyman Seba’nın tek şansı vardı, o da memur olmak.

Aslında tüm dünyada bir devlet memurluğu olan istihbaratçılık, o zamanların en saygın mesleklerinden biriydi. Henüz %100 Amerikan yapımı Bay Pipo’lar, devlet içinde çok daha derin bir devlet olmamışlar, faili meçhul cinayetler azmetmiyorlardı. Uzun lafın kısası, evet, Süleyman Seba MİT’çiydi. Ama keşke ondan sonraki MİT’çiler de hep Süleyman Seba gibi olsalardı!

Süleyman Seba, ilk kez 1963 yılında Beşiktaş’ta yönetici oldu. O zamana kadar aldığı İstanbullu Gönül Adamı tedrisatının üstüne bir de Baba Hakkı’nın yanında manevi oğlu olarak insanlık doktorasını tamamladı. Bir gün başkan olmak aklının ucundan bile geçmiyordu, gönül adamlığı ona yetiyor da artıyordu. Ama 21 sene sonra bir gün büyük çoğunluğunu üniversite profesörleri ve doktorların oluşturduğu camianın önde gelenleri, kapısını çaldılar ve ondan başkan olmasını istediler. Hâlâ birikmiş 5 kuruş parası yoktu. Ama artık insanlık adına Ordinaryüs Gönül Adamlığı’na terfi etmişti.

Baba Hakkı’nın hayat kitabında okuduğu, bizzat yaşadığına göre her türlü imkânsızlığa rağmen, görev alınması istendiğinde bunu reddetme lüksü olamazdı. Sadece inançları ve hayallerini sermaye olarak ortaya koyarak Beşiktaş’a öyle bir elbise dikecekti ki bugün bile o lime lime kapkara paltoya dönüşen elbisenin küçücük düğmelerinde sonsuza kadar parlayacak, gönüllerimizi aydınlatacaktı.

İstatistiklerin ötesinde...

Kulübün kazandığı 1000’e yakın kupa ve plaket, göreve başladığında yağmalanmış olsa da 16 yıllık başkanlığında 5’i Lig Şampiyonluğu, 4’ü Türkiye Kupası, 4’ü Cumhurbaşkanlığı Kupası, 2’si Başbakanlık Kupası, 6 TSYD Kupası olmak üzere toplam 21 kupa Beşiktaş’ın müzesine girdi. İstatistiklerin ötesinde, Seba döneminde Beşiktaş’ın kazandığı saygı, tüm o kupaların çok daha ötesinde bir servetti. Dün dün değil, bugün de bugün değildi; hayat her gün yeniden başlayan, bizlere bahşedilen en eşsiz mucizeydi. Kazanmak uğruna bir gün bile feda edilemeyecek kadar değerliydi çünkü kupalar her yıl kazanılabilir ama değerler bir kez kaybedildiğinde asla geri alınamazdı.

Sportif başarıların yanı sıra haleflerinin tüm çabalarına rağmen yıkamadığı altyapı, Süleyman Seba zamanında oluşturuldu. Birinci sayfalarda yer almak için hormonlu transferlerle kulübün bütçesi IMF ipoteğindeki devlet bütçelerine dönüştürülmek yerine ilk 4 sezon tüm hasılatlar altyapıya yatırıldı. Bu süreçte Süleyman Seba hayattaki tek dikili ağacı olan evini ipotek ettirdi. 16 yılın sonunda ise hala Süleyman Seba’nın eli titreye titreye içtiği bir kadeh rakısı hariç hiçbir şeyi yokken başkanı olduğu Beşiktaş’ın başta Akaretler Kulüp Binası, Fulya Stadı, Kamp Tesisleri, BJK Plaza, Yeşilköy, Pendik ve Çilekli Tesisleri, Beşiktaş Koleji olmak üzere sayısız somut geleceği vardı.

Binaların, şampiyonlukların ötesinde, Seba’nın yöneticilik mirası tüm binalardan çok daha yüksek ve sağlam bir yapıdır. 1980’li yılların ortasında bir maçın hakemi Beşiktaş’a açık açık gol atarken, artık bugün olduğu gibi haklı olarak isyan eden futbolcular, başkanın yanına çıkmış, federasyon ve hakemi şikâyet etmişlerdi. Ama Süleyman Seba, bir dahaki maça PAF takımıyla çıkacağız deyip Avrupa mağlubiyet rekorunu kırdıktan sonra sözde as takımla çıkmadı. Metin Tekin’i karşısına aldı ve en güzel Türkçesiyle “Sizler Beşiktaş’ta oynuyorsunuz. Bir tek maçta bile sizin yerinizde olmak için tüm bir hayatını verecek milyonlarca fakir insan var. O yüzden siz öyle bir mücadele edeceksiniz ki hakemi bile yeneceksiniz”

Aynı Metin Tekin, o odadan çıktı, Erman Toroğlu’nun yönettiği bir maçta Beşiktaş bir körün bile fark edebileceği “tas kebabı” gibi 5 metrelik ofsayttan gol yediğinde, sahadaki Süleyman Seba oldu: “Hocam, hadi rakip sahaya, yani kendi sahana geç de biz de santra yapalım” O maçı Beşiktaş 5-1 kazandı. Süleyman Seba varken, Beşiktaş şimdilerle karşılaştırınca hep kazanmaya devam etti. Ama 10-0’lık tarihi maçtan sonra o günün en çok gol atan oyuncusu Ali Gültiken’in kendisiyle röportaj yapmak isteyen gazeteciye söyledikleri, binlerce golden ve puandan çok daha tarihi bir zaferdi: “Lütfen burada konuşmayalım, rakip arkadaşlarımız da bu işten ekmek yiyorlar… Onların yanında sevinemem, büyük saygısızlık olur”

Cebi değil gönlü zengin başkan

Süleyman Seba, başta Metin, Ali ve Feyyaz olmak üzere altyapıdan yetişmesini sağladığı birçok genç yıldızın parasını ödemek için bir kez daha evini ipotek ettirdiğinde, artık gönlü öylesine zengindi ki o zenginliğin vergisini sahanın içinde de dışında da fazlasıyla ödedi. Beşiktaş 3. kez üst üste şampiyon olduğunda, o zamanlar futbol üstünden prim yapmaya çalışan başbakan Özal’ın eşi Semra Özal, şampiyonluk kutlamasını sırça köşklerinden, fildişi kulelerinden birinde düzenlemek istediğini söylediğinde, Süleyman Seba’nın verdiği cevap bugüne kadar sporun iktidarlara attığı en güzel tokattı: “Hanımefendi, Beşiktaş tarihi olarak halkın takımıdır ve her zaman halkın takımı olarak kalacaktır. Bu yüzden de şampiyonluğunu ilham aldığı halkıyla beraber sokakta, İnönü’de, yüreğinde kutlar”

O gece, gerçekten de o zamanın Reina’sına gidilmedi, kutlama adı altında binbir türlü görmemişlik kusulmadı. Üzerlerinde Beşiktaş forması olmadığında pekâlâ kapıcılara, Bayrampaşa’daki otomotiv işçilerine, hamallara benzeyen ve bundan da bir an olsun gocunmayan Kaptan Rıza ve kaleci Zafer’in başını çektiği ekip TRT1’de oturdukları yerden “Civelek” türküsünü söyleyerek şampiyonluğu tüm Beşiktaşlılarla kutladılar. Onların hemen yanında oturan genç yıldızlar Metin, Ali, Feyyaz sanki o kapıcıların, işçilerin üstünden başından arttırarak üniversiteye yollamayı başardıkları çocukları gibiydi!

“Herkesi bir defa, birini her zaman aldatabilirsiniz ama herkesi her zaman aldatamazsınız”

Büyük bir aileydi Süleyman Seba’nın Beşiktaş’ı… Münir Özkul, Adile Naşit, Tarık Akan’ın başrolde olduğu Türk sinemasının yüz akı filmlerin hiç bitmeyecek devamı gibiydi. Seba 1984 yılında başkan seçildikten sonra söylediğinin ısrarla arkasında durdu: “Herkesi bir defa, birini her zaman aldatabilirsiniz ama herkesi her zaman aldatamazsınız”

İlk iki sezonunda Beşiktaş’a şampiyonluk kazandıramayan Milne’i kovmadığında “eski kafalılık”la, “memur zihniyeti”ne sahip olmakla suçlandı. O kafayla, Beşiktaş 3 sene üst üste şampiyon oldu, en kötü ikinci olurken şampiyon olduğu yıldan daha fazla gönüllerin şampiyonuydu. O zamanlar Beşiktaş, şampiyonluk için Galatasaray ile çekiştiğinde lige erken havlu atan Fenerbahçeliler, Beşiktaş şampiyon olsun, Galatasaray yarıştan kopup Beşiktaş, Fenerbahçe ile çekiştiğinde ise Galatasaraylılar sözbirliği etmişçesine Beşiktaş şampiyon olsun isterdi. Bu sadece iki ezeli kulüp arasındaki tarihi diyalektiğin yarattığı konjonktürel bir tavır değildi, bu aynı zamanda Süleyman Seba’nın kişiliğine, temsil ettiği değerlere çıkarılan şapkaydı.

O şapkanın içi Türk futbolunun en güzel çiçekleriyle doluydu. O zamanlar İnönü tribünlerinin bir kısmı şimdi olduğu gibi “muhalif tavır”la “küfür vandalizmi”ni birbirine karıştırmazdı. İnönü’de küfrün kesilmesi için başkanın stada gelmesine de gerek yoktu ki zaten Süleyman Seba her maçı son maçı gibi yaşadığı için maçlar esnasında aşırı derecede heyecanlandığı ve kalbi teklediği için İnönü’ye gelemiyordu. Hakemler o zamanlar sadece siyah giyseler de yine bugün olduğu gibi Beşiktaş tribünlerinin sık sık tepkisini çekiyordu. Bir tanesi Beşiktaş kalesine gol bile atmıştı ama yine de küfür yoktu, o zamanlar tribünlerden yayılan en ağır küfür “Kutu kutu pense, elmamı yerse, arkadaşım hakem, arkasını dönse”ydi!

Seba hiçbir zaman kendisinden sonrakiler gibi, bütün bir sezonki rezaleti Fenerbahçe maçlarını kazanarak örtme yoluna gitmedi. Hatta bir keresinde Beşiktaş, Kadıköy’de Fenerbahçe’yi 5-1’lik hezimete uğrattıktan sonra Süleyman Seba’nın “Keşke 3-1’den sonra maçı rölantiye alsaydık, bugün Fenerbahçe olmasa Beşiktaş, Beşiktaş olmasa Fenerbahçe olmazdı” dediği rivayet edildi. Ertesi gün ne statta birisi öldü, ne de Kadıköy vapur iskelesi Çanakkale Savaşı temsiline dönüştü, sadece minibüslerde “Arkayı Fenerleyelim beyler” dendi.

Sonra bir gün, “yeni kafalı” ve vizyon sahibi olduklarını iddia eden, bir zamanlar Seba’nın yanında çalışma şerefine ulaşmış ama Seba misyonundan biraz olsun nasiplenememiş insanlar tribünleri ikiye ayırdılar. Çoğumuz o tribünlerden yükselen sese inanamadık. Birileri “Yeter artık Seba!” dedi. Bir dahaki kongrede, ilk seçildiği günkü gibi heyecanlı olan Süleyman Seba elleri titreye titreye veda konuşması yaptı. O gün, o konuşmayı dinlemeyip purolarının dumanında sanal başarılarını kutlayanlar, alkışlamak için ayağa bile kalkmadılar. Söz verdikleri gibi Beşiktaş’ı birinci sayfalara taşımayı kısa sürede başardılar! Seba zamanında Beşiktaş, Avrupa Kupaları’nda her zaman en güçlü rakiplerle başa baş oynamış, tecrübesizliğinin kurbanı olmuştu. “Yeni Kafalar” ise herkesin malumu oldu. Aralarında bozuştuklarında tribünü Tito sonrası Yugoslavya’ymış gibi biraz daha böldüler. Bölündükçe küfürler de borçlarla yarışırcasına arttı. Günü kurtardıklarını sanarken tüm bir geleceği ipotek ettirdiler. Ama uzun süre Beşiktaş’a tek hizmetlerini yapıp istifa etmediler.

Aynı günlerde Beşiktaş çarşısında, Gönül Adamı’nın hayatta kalan tek akrabası olan nesli çoktan tükenmiş tarihi çınar, elleri titreye tireye rakı içiyor, “Eski Dostlar”ı söylüyordu. Tam o sırada bir kadın, o masaya yaklaştı, yaşlı adamın elini öpmeye çalıştı, onu ne kadar özlediğini söyledi. Gönül Adamı önce elleri titreye titreye ceketinin düğmelerini ilikledi, sonra yanındaki arkadaşının yardımıyla doğruldu. Sadece kadının elini öptü ve yerine oturup kaldığı yerden “Eski Dostları” söylemeye devam etti. İnönü’de atılan ilk golü attığı günkü kadar heyecanlı, başı dik ve huzurluydu.

Ali Ece'nin yazısının orjinal linki için tıklayın