(Goal.com Özel) Futbol ve Ben: Kırık Bir Aşk Hikayesi (3)

Goal.com yazarı Ege Görgün, futbola karşı hissettiği karşılıksız aşkın derinliklerini anlatmaya kaldığı yerden devam ediyor...
Sonra halı sahalar mantar gibi bitmeye başladı. Sokak aralarında,apartmanın önünden geçen yolda ya da okulun bahçesinde uyduruktan maç yapmaya, orta yapıp gol atmaya paydos diyebilirdik artık. (Demedik tabi, oralarda da oynamaya devam ettik.) Yeşil halılarıyla bize çim sahaları hatırlatan halı sahalar sayesinde futbol keyfini doya doya yaşadım. Ümit Kıvanç, Futbol ve Kültürü - Takımlar, Taraftarlar, Endüstri, Efsane adlı kitapta yer verilen Halı Saha: Seyircinin Sahaya İnişi adlı yazısında şöyle açıklıyor benim de içinde bulunduğum ruh halini: " Seyircinin bizzat oynamak istemesi, futbol seyirciliğinin doğasında vardır. Halı saha; imkansız görüneni mümkün kıldı, seyirciye bizzat sahaya inme imkanı sundu."  

Ben müthiş bir kazanma hırsımın olduğunu da halı sahalarda keşfettim. Kaybetmekten ya da ciddiyetsizliği yüzünden kaybetmeme yol açanlardan nefret ediyordum. Buna rağmen çirkefliğe hiç tenezzül etmedim ya da istemeden hata yapan bir arkadaşıma değil kızmak söylenmedim bile. Yakın zamanlarda haftada bir yaptığımız halı saha maçlarında, bencil olanlara, koşabilecekken koşmayanlara öfkeleniyordum. Ama esas öfkem ,çok iyi oynayıp da, kendisi kadar iyi oynayamayan takım arkadaşının hatalarına oflayıp puflayanlara... Taraftar olsun, futbolcu olsun sportmenliğin dışına taşana müsamaham yok.  


Ayaklarım hiçbir zaman istediğim şekilde topa hakim olamadı ama daha topa adam gibi vurmayı beceremiyorken bile, kafam, hayal ettiğimden de öteye gitmişti. Daha lisedeyken yop oynamak enerjimi ve futbol oynama hevesimi boşaltmamı sağlıyordu ama kafamın içindekiler olduğu gibi kalıyordu. Orada birikip yığılanlar bir şekilde dışarı çıkmalıydı. İmdadıma kağıt kalem yetişti. Yazmaya başladım. Yabancı değildim yazmaya, okumayı söker sökmez bir kovboy romanı yazmaya kalkmıştım mesela. (Ağabeyim sayesinde evden eksik olmayan Teksas Tommiks'ler ve TRT'nin Pazar günü kovboy filmleri sağolsun) Ringo adında bir kahramanın maceralarını yazmaya koyulmuştum. Sonra Bütün Dünya dergisinden bulduğum ilginç haberleri, fıkraları ve "bunları biliyormuydunuz?" tarzı şeyleri de eklemeye başladım. 8 - 9 yaşlarında yaptığım bu çalışma belki de kariyerimin ilk dergisiydi. Kimbilir nerede o defter şimdi?  

Futbolla ilgili kaleme sarıldıktan sonra ise arşivler, yorumlar, tanıtım ve fikir yazıları birbirini takip etti. Kendi takımım, diğer takımlar, milli takım ve uluslararası kupalar... Hepsiyle ilgili notlar tutuyordum. Neyse ki bunların çoğunu bugüne dek saklamışım. (Sizinle peyderpey paylaşıyorum onları da) Kaybolanlar da var tabi.  

İstanbul bu kadar yakın olmasına rağmen, İstanbul'laşmamayı başarmış, kendine has bir Anadolu'luğa sahip, kozmopolit bir kentti İzmit. İki kentin arasındaki mesafe görünenden çok fazlaydı aslında. İzmitliler'in içe kapanık, kendi kendine yeten bir toplum olmasından çok, iki şehir arasındaki farklılıklardan kaynaklanıyordu bu kopukluk. Bir İzmit vatandaşıyken İstanbul hakkında bildiğim tek şey Kadıköy'deki Sütiş (Bahariye) idi. İstanbul'a Kadıköy Anadolu Lisesi'nde yatılı olarak okuyan ağabeyime gittiğimizde, mutlaka oraya uğranırdı çünkü. 1990 yılında koptum İzmit'ten. Üniversite okumak için doğup büyüdüğüm kenti terk ederken, geride bıraktıklarımdan biri de ister istemez takımım Kocaelispor oldu. İkinci ligde mücadele eden Körfez'in maçlarına eskisi gibi gidemeyecektim artık. Neyseki İstanbul'a gelişimin ardından, önce 1991 - 1992 sezonunda Birinci lig'e yükseldiler, sonra da güzel bir çıkış yakalayıp basında bolca yer aldılar da yokluklarını çok hissetirmediler bana. 1992-1993 sezonunda Güvenç Kurtar yönetimindeki Ömeroviç, Mirkoviç, Kuzman, Tuncay, Bülent, Halil İbrahim, Saffet ve Ergun'lu kadrosuyla lig dördüncüsü olup, ülkemizi UEFA Kupası'nda temsil etmeye hak kazandılar. 1996-1997 sezonunda Osieck'le, 2001-2002 sezonunda Hikmet Karaman'la Türkiye Kupası'nı kaldırdılar. Bu başarılar sayesinde odönemde çalıştığım Milliyet gazetesine üzerimde Kocaelispor formasıyla gidebildim. Şehrimi, takımım gururla temsil ettim. İstanbul medyasındaki tek Kocaelispor'lu bendim herhalde, misyonum çok büyüktü.  

İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü kazanmıştım. İzmit'ten geldikten kısa bir süre sonra sahiplendiğim bu acayip şehirde (ilk zamanlar her haftasonu İzmit'e gidilirken, sonrasında bu hafta sonu seferleri giderek seyrekleşmişti) yeni bir çevreye girince,özellikle de İstanbul'lu arkadaşlar edinince hayatın gerçekleriyle birer birer karşılaşmaya başladım. Önemli derslerden birini de, hangi takımı tuttuğum sorusuna yanıt vermemin ertesinde öğrendim. Bu şehirde Trabzonspor hariç bir Anadolu takımı tutmak takım tutmaktan sayılmıyordu. Anadolu takımları yalnızca büyüklerin at koşturduğu bir arenada, cesurca savaşarak ölme rolü verilmiş figüranlardı. Üstelik fazla mücadele etmelerine bile pek tahammül gösterilmiyordu. Bir Anadolu takımının oyuncuları üç büyükler karşısında biraz maça asılsalar, biraz iyi oynasalar peşinen diğer büyükten para almış kabul ediliyorlardı. "Onlara karşı niye böyle oynamadınız bilmemne çocukları!" Sanki bir takımın, ya da oyuncunun (özellikle Türk futbolcusunun) her maç aynı performansı göstermesi mümkünmüş gibi hiddetleniyorlardı.  

"Hangi takımı tutuyorsun?" Yeni tanışmalarda konu eninde sonunda buraya gelir. Konuşulacak bir şey kalmadığında, muhabbet uzatılmak istendiğinde ya da samimiyet seviyesini artırmak amacıyla taraflardan biri bu soruyu sorar. Benim Kocaelispor'lu olduğumu öğrenenler, "O değil, esas takımın hangisi?", "Herkes memleketinin takımını tutar, büyüklerden kimi tutuyorsun?" gibi kontra sorularla, kendimi adam yokluğunda takıma alınıp kaleye geçirilmiş bir çocuk gibi hissetmeme yol açıyorlardı. Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş, olmadı Trabzonspor taraftarı olmak gibi bir zorunluluğum olduğunu İstanbul'da öğrendim ben. Çevreme baktığımda, neredeyse hiç kimsenin bir Anadolu takımı tutmadığını, eskiden tutuyorsa da, asimile olup büyük takım taraftarlılığına transfer olduğunu görüyordum. Olabilir miydi böylebir şey? Taraftar transfer olabilir miydi? Taraftarlık profesyonel bir müessese değildi ki. Niye herkes özünü inkar ediyordu? Uzun yıllar devam etti bu kroke vaziyetim. Zaman geçtikçe bazı şeyleri anladım tabi. İstanbul'da yaşamanın yazılmamış kuralları vardı. Hep kazananın yanında olmak. Eşeğini sağlam kazığa bağlamak. Sosyalleşme, kimlik kazanma, yer edinme kaygısı İstanbul'lu olmak isteyen herkesin neredeyse ortak noktasıydı. Bunu, benim Kocaelispor taraftarı olduğuma, daha doğrusu İstanbul takımlarına sempati duymadığıma inanmakta zorluk çeken bu insanlarla futbol muhabbetini ilerletince gördüm. Bu insanlar futbol konusunda ciddi anlamda bilgisizdiler. Ben 1. Ligde yer alan bütün takımların kadrosunu bir çırpıda sayabilirken,onların üç büyükler dışındaki takımlar hakkında neredeyse hiçbir şeybilmediklerini fark ettim. Üstelik bilgisiz olmaları, fanatik olmalarını, fikir yürütmelerini engellemiyordu. Ben de fanatiktim, ama aramızda ciddi bir fark vardı. Ben öncelikle bir futbol fanatiği idim, (Eduardo Galeano'nun Gölgede ve Güneşte Futbol adlı kitabında kullandığı tabirle, ben bir "iyi futbol dilencisiydim") onlarsa yalnızca kendi takımlarının. Onlar için futbol değil kazanmak vardı. Ne olursa olsun kazanmak. Çifte standart, yanlılık, fanatizm futbolseyircisi ve taraftarlık anlayışlarının, kimliklerinin ayrılmaz parçaları olmuştu. Ümit Kıvanç, Kesin Ofsayt - Televizyon Futbolu ve Futbol Medyası adlı kitabında güzel açıklar bu durumu, "Futbolseverile taraftar özdeş değildir. Futbolsevmez taraftar vardır." Eduardo Galeano'nun Gölgede ve Güneşte Futbol adlı kitabında fanatik şöyle tarif edilir; "Bir sara hastası gibi seyreder maçı; ama oyunu görmez. Onun bütün derdi tribünlerdir. Orası onun savaş alanıdır. Rakip takımın taraftarlarının varlığı bile onun için kabul edilemez."

Zaman geçtikçe karşıma elbette futbolu iyi bilen insanlar da çıktı. Büyük takımları tutsalar da, futbolun keyfine varmayı bilen insanlar tanıdım. Kıvanç da yine aynı kitabında bu kimselerin varlığından söz ediyor; "Taraftarlığı futbol severliğinden önde gelen, sadece takımının maçlarını izleyen insanlar olduğu gibi, asıl olarak futbol düşkünlükleri ağır basan, mahalledeki amatör karşılaşmadan Dünya Kupası finaline hiçbir maçı kaçırmayan, bu arada taraftarlığı bir takımı tutmakta sınırlı olan kişiler de vardır."  

Böyleleri ne yazık ki bugün azınlıkta. Geçmişte böyle olmadığını futbolla ilgili anılarını keyifle okuduğum Ülkü Tamer'in yazdıklarından öğrendim. "Yaşamak hatırlamaktır"dan aktarıyorum; "Baba Hakkı'ları kıl payı kaçırdım; ama Şükrü Gülesin'leri, Süleyman Seba'ları, Baba Gündüz'leri, Lefter'leri keyifle izledim. Galatasaray'ı tutuyordum. Takımımı desteklemek için "Bir baba hindi!"diye bağırdım; ne Fenerbahçe'ye, ne Beşiktaş'a sövmek, öteki seyirciler gibi, benim aklımın kenarından da geçmedi. Evet,Cim-Bom'luydum ama Lefter'i, Şükrü'yü de çılgıncasına alkışladım. Hakeme kızdığımda, o zamanın en ağır küfürünü savurdum; "Hakemegözlük!"

Yazı dizimiz medya anıların işleneceği dördüncü bölümle haftaya son buluyor.

Ege Görgün/Goal.com


Ege Görgün'ün tüm yazıları