(Goal.com özel) Bir Türkiye vardı, Dünya Kupası’na giden...

1950’de Dünya Kupası’na ev sahipliği yapan Brezilya’ya “yol masrafı çok” mazeretiyle gitmeyen Türkiye’nin, 1954’de yeterli parası, vizyonu ve en önemlisi şansı vardı da, İsviçre’de yapılan beşinci Dünya Kupası’na iştirak edebildi. Tabi her zamanki gibi, oldukça heyecanlı ve maceralı bir süreçten sonra...
İsviçre’nin beşinci Dünya Kupası’na ev sahipliği yapmaya talip olduğunu FİFA’ya ilettiği dönemde futbol dünyasının hakim gücü Altın Takım ya da Sihirli Macarlar olarak da bilinen Macaristan’dı. 1952’de Helsinki’de yapılan Olimpiyatlar’dan şampiyon olarak çıkan takım, kadrosunda Puşkaş, Bozsik, Grosics, Hidegkuti gibi büyük futbolcular barındırıyordu. İngiltere’ye kendi evinde ilk yenilgiyi tattıran bu kadroydu işte. Hal böyleyken, İsviçre’ye gelen takımlar arasında şampiyonluğa en yakın görülen takımdı Macaristan. Diğer şans verilen takımlar Sepp Herberger’in komutasındaki Almanya, bir önceki kupada büyük hayal kırklığına uğrayan Brezilya, Brezilya’dan kupayı çalan Uruguay ve İngiltere’ydi.

Dünya Kupası’na gitmek için eleme turlarında yarışacak takımlar 13 gruba dağılmıştı. Türkiye iki takımdan oluşan altıncı grupta yer alıyordu, yani bir önceki kupada olduğu gibi yine tek bir takımla iki maç yapacaktı. Bu takımı elerse İsviçre’ye gitmeye hak kazanacaktı. Buna rağmen Türk Milli Takımı’nın gruptan çıkacağına pek fazla inanan yoktu. Çünkü karşımızda bu sefer 1950’deki gibi ilk milli maçına çıkan Suriye değil, geçen kupanın dördüncüsü olmuş İspanya vardı.

İspanya ile iki maç yapacaktık. Bu iki maç sonunda en fazla puanı toplayan İsviçre’ye gidecekti. Averaj farkı diye bir olay icat edilmemişti o vakit daha. Eğer iki maçın sonunda puan eşitliği olursa tarafsız bir ülkede üçüncü bir maç yapılacaktı.  

Zaten fazla olmayan ümitler 6 Ocak’ta İspanya’da Madrid'in Chamartin Stadı'nda oynanan ilk maçın 4-1 kaybedilmesinden sonra iyice tükendi. Aslında maça iyi de başlamıştık. Recep Adanır’ın 31. dakikadaki golüyle ilk öne geçen biz olmuştuk. Ama İspanya’ya daha ilk yarı bitmeden beraberlik golünü attı. İkinci yarıda üç gol daha gelince milli takımımız malum sonuçla ayrıldı sahadan.

Rövanş maçı 16 Mart’ta İstanbul’da oynandı. Maça gelen seyircinin umudu en azından şerefli bir beraberlik alınmasıydı. Milli takım şu onbirle çıktı sahaya: Kalede Turgay Şeren (GS-kaptan); defansta  Rıdvan Bolatlı (Karagücü), Basri Dirimlili (FB), Mustafa Ertan (Karagücü), Çetin Zeybek (Kasımpaşa); ortasahada Rober Eryol (GS) , Suat Mamat (GS), Coşkun Taş (BJK) ve ileride Feridun Bugeker (FB), Burhan Sargın (FB), Lefter Küçükandoniadis (FB). Teknik Direktör Orhan Şeref Apak genç Turgay’ı kaleye koymakla kalmamış, bir de ona kaptanlık pazubandını vermişti. Turgay maça bu moralle başladı.


İspanyollar, kaptanları ve ünlü sol açıkları Gainza’yı İstanbul’a getirmeyerek bu maçı çantada keklik gördüklerini göstermişlerdi. Dedikodular İspanya’nın İsviçre’deki otel rezervasyonlarını bile çoktan yaptırdıkları yönündeydi. İspanya takımında yine de çok tehlikeli futbolcular vardı. Sonradan İspanyol vatandaşı olan golcü Kubala bunlardan biriydi. Basri ve Çetin’in etkisiz hale getirdiği Kubala neyse ki bu maçta gol atamayacaktı.  

Maçta tek bir gol oluyordu ve bu golün adı Canavar Burhan’dı. Golün nasıl atıldığını Burhan Sargın’ın kendi ağzından dinleyelim isterseniz. Dostumuz ve futbol sevdalısı Hakan Dilek’in bir röportajından alıntılıyoruz: “16. dakikada onların santrahafıyla Suat kafaya çıktılar. Suat aşırdı onsekizin dışına. Top yere inmeden voleyi vurdum. Ne ben gördüm, ne kaleci.”  

İkinci yarı İspanyollar çok bastırdı ama Turgay Şeren’i geçmeye bir türlü muvaffak olamadılar. Alman hakem Schmeltzer’in maçın sonunda çaldığı düdük İsviçre’ye gidecek takımı üçüncü maçın belirleyeceğini ilan ediyordu.  
Dünya Kupası’nın ilk maçları  Mayıs’ta oynanacaktı. Fazla zaman olmadığı için alelacele bir maç organize edildi. İki takım üçüncü maç için üç gün sonra Roma’nın ünlü Olimpiyat Stadı’nda buluştu. Pabucun pahalı olduğunu anlayan İspanya bu kez Gainza’yı da getirmişti.   

İspanya maça hızlı başladı ve daha 11. dakikada Artecha ile golü buldu. Bu gole çok geçmeden yanıt verdik. Golün adı yine Canavar Burhan’dı. Takımlar soyunma odalarına bu skorla gittiler.

İkinci yarı bastıran İspanya idi ama golü bulan Türkiye oldu. Canavar Burhan, Suat Mamat’a öyle bir pas verdi ki, Suat’ın bu golü kaçırması daha zordu. Dakikalar 66’yı gösterirken Türkiye 2-1 öne geçiyordu. Üstünlüğümüz yalnızca 12 dakikada sürüyordu ne yazık ki. 78. dakikada yine Artecha kornerden gelen topu ağlarımızla buluşturuyordu. Normal süre bu skorla sona erince uzatmalara gidildi. Denge uzatmalarda da bozulamayınca iş kuraya kaldı. Hangi takımın İsviçre’ye gideceğini artık futbol değil, şans belirleyecekti.  

İki takımın ismi ayrı ayrı kağıtlara yazıldı ve kağıtlar bir kupanın içine atıldı. Kurayı çekme görevi ise bir çocuğa, İtalyan Franco’ya verildi. O dönem ülkesini “Fado, Futbol, Fiesta” düsturuyla yöneten İspanya Kralı’yla aynı adı taşıyordu yani çocuk. Bu rastlantı, çocuk İspanya yazılı kağıdı seçseydi, daha anlamlı bir hale gelebilirdi. Ama öyle olmadı.

Ünlülerle yanak yanağa çektirdiği fotoğraflarıyla kült bir figür haline gelen Reha Erus yıllar sonra “İtalya’dan bildirdiği” dönemlerde elbette Franco’yu da buldu.  Franco Bianco o günü şöyle anlatmıştı Erus’a:

“Evimiz stada yakındı ve biz maçlara hep bedava girerdik. Goller atıldı, maç bitti. Stattan çıkarken iki polis memuru peşime düştü. Ben koştum onlar kovaladı ve sonunda yakalandım. Maça beleş girdiğim için yakalandım sandım, bırakmaları için yalvardım. Bırakmadılar, gözlerimi beyaz bir mendille bağlayıp, bir kupanın içindeki iki kağıt parçasından birini çekmemi istediler. Korkarak sağ elimi götürdüm parmaklarıma çarpan ilk kağıdı çıkarttım. Elimden kağıdı alan kişi ‘‘Turchia’’ diye bağırdı. Ardından Türk futbolcuları beni havaya kaldırdılar. Yüzümü gözümü öptüler. Bu arada bazı sonradan İspanyol olduklarını öğrendiğim futbolcular yüzüme tükürdüler.”


Reha Erus 1990 Dünya Kupası öncesinde de 1954’deki milli takımımızın kaptanı Turgay Şeren’le Franco Bianco’yu buluşturmak istemiş ama “Küçük” Franco’nun bir trafik kazası sonucu hayata veda ettiğini öğrenmişti.

Burhan Sargun ise “Kura çekilip de elendiklerinde, İspanyollar soyunma odalarında kafalarını duvarlara vuruyorlardı. Çünkü onlar çok emindi Dünya Kupası’na gideceklerine,” diye hatırlıyor o günü. Türkiye’yi eleyeceğine emin olan bir tek onlar değildi, FİFA da İsviçre’ye gidenin İspanya olacağından emindi ve bizim grubun galibini önceden seri başı ilan etmişti. Türkiye İsviçre’ye gidiyordu, hem de seri başı olarak.    

İsviçre’deki  maçlar...

2 Mayıs 1954’de yapılan ve 9 milyon seçmenin katıldığı genel seçimlerden Demokrat Parti yüzde 57,50’lik oy oranıyla bir kez daha galip çıkıyordu.  İsmet İnönü’nün CHP’si yüzde 35,36’da kalmıştı. DP meclise 502, CHP 31 milletvekili sokmuştu. Genel seçim heyecanını atlatan Türkiye’yi aynı ay içinde başka bir büyük heyecan bekliyordu. Türk Milli Takımı’nın İsviçre’de ilk turda yapacağı maçlar. Türkiye, Macaristan, Almanya ve Güney Kore’yle birlikte ikinci grupta yer alıyordu. Macaristan da bizim gibi seri başı olduğu için statü gereği onlarla maç yapmayacaktık. Yine de geriye Almanya gibi ciddi bir rakip kalıyordu. Ama İspanya maçlarından gereken dersi çıkarmıştık: ümitsizliğe kapılmak yok.  

17 Haziran’da ilk maçlar oynandı. Macaristan, Güney Kore’ye gol oldu yağdı ve maç 9-0 bitti. Biz de Bern’de Almanya ile karşılaşıyorduk. Alman takımında o zamanlar bir süper star olan Fritz Walter de oynuyordu. Takımızın kadrosu iki kişi haricinde İstanbul’da İspanya karşısına çıkanla aynıydı. O maçta oynayan Feridun ve Coşkun şimdi yedekti ve onların yerine Erol Keskin ve Necmettin Onarıcı oynuyordu. İlk devreyi Suat’ın dana ikinci dakikada attığı golle 1-1 berabere kapattık.  Ama ikinci yarıda İspanya’da olduğu gibi üç gol birden yedik. (Yüreğimiz, bileğimiz, tekniğimiz yerindeydi ama kondisyon olarak Avrupa’nın gerisindeydik belki de o zamanlar.)


Türkiye ikinci maçına üç gün sonra, 20 Haziran’da çıktı. Rakip Güney Kore’ydi. Bu maça futbol dışında da anlamlar yüklemek mümkündü. Güney Kore bağımsızlığını ilan edeli henüz birkaç sene olmuştu. Ve bu neticenin alınmasıyla sonuçlanan uzun soluklu savaşın baş aktörlerinden biri Türkiye’ydi. Güney Kore düşmana karşı omuz omuza savaştığı, minnet borçlu olduğu Türklerle karşı karşıya geliyordu. Bu maçın tarihe geçmesine yol açan bir başka özelliği ise Güney Kore’nin Dünya Kupası’na katılan ilk Asya takımı olmasıydı.

Türkiye maça ilk maçtaki kadrosuyla çıktı. Ama sahada bu kez muzaffer takım vardı.Suat’ın iki (dk.10-30), Canavar Burhan’ın üç (dk. 37-64-70), Lefter (dk.24) ve Erol’un (dk. 76) birer golüyle Türkiye sahadan 7-0 galip ayrıldı. (Bu maçın gollerini aşağıdaki linkten seyredebilirsiniz: www.youtube.com/watch?v=ItWvvV1YD-U)

Aynı gün Basel’de Macaristan ve Almanya karşılaşıyordu. On bir golün atıldığı maçta Macaristan, Almanya ağlarına sekiz gol yolluyordu. İki büyük yıldız Fritz Walter’le Ferenc Puşkaş’ı karşı karşıya getiren bu maçın sonucu ve averaj mefhumunun olmaması Türkiye ve Almanya’nın bir kez daha karşılaşacağı anlamına geliyordu. Kazanan takım yola devam edecekti.  

İki takım kozlarını 23 Nisan’da Zürih’de paylaştı. Sahada Burhan’ın yerine Coşkun vardı bu kez. İşler bizim için hiç de iyi gitmedi bu maçta. İlk yarının sonunda soyunma odalarına giderken skor 3-1 aleyhimizeydi. Golümüzü 22. dakikada Mustafa kaydetmişti. İkinci yarı ise yediğimiz dört gole yalnızca 82. dakikada Lefter’le karşılık verebildik. 7-2’lik bir mağlubiyetle Dünya Kupası’na veda ediyorduk. Tek tesellimizse bize kupanın dışına iten takım olan Almanya’nın, finalde Macaristan’ı sürpriz bir şekilde 3-2 yenip kupayı kazanması oluyordu. Netice itibariyle Dünya Şampiyonu’na elenmiştik. (Almanya’nın final maçındaki gollerini izlemek için: www.youtube.com/watch?v=_0XEPVQmXPE / Yarı final ve final maç özetleri için: www.youtube.com/watch?v=y_eamJd2D1I&mode=related&search=)


Kupanın genel istatistiklerine gelince: Macaristan'ın ünlü golcüsü Sandor Kocsis 11 golle kupanın gol kralı olmuştu. Toplam 22 maçın oynandığı kupada 88 gol atılmış ve maç başına 4 dört gol ortalaması yakalanmıştı. Hiçbir futbolcunun kırmızı kart görmediği kupada maç başına seyirci ortalaması ise 60 bin 773 olmuştu.

Güçlü kadrosuna bakıldığında Türkiye’nin 1958 Dünya Kupası’nda yer alma ihtimalinin oldukça yüksek olduğu gözleniyordu. Ama FİFA ülkemizi eleme gruplarına Asya ülkesi kategorisinden yerleştirmeye kalkınca Türkiye FİFA’yı protesto ederek elemelere iştirak etmedi. Son iki kupada olduğu gibi 1958’de de yine bir macera olmuştu Dünya Kupası bizim için.

Ege Görgün, Goal.com

Ege Görgün'ün diğer yazıları için tıklayın...

1954'ün kadrosu

1954 Dünya Kupası'nda mücadele eden A Milli Futbol Takımımız'ın kadrosu şöyleydi:

Turgay Şeren (G.Saray), Şükrü Ersoy (Ank.Karagücü), Rıdvan Bolatlı (Ank.Karagücü), Basri Dirimlili (F.Bahçe), Mustafa Ertan (Ank.Karagücü), Naci Erdem (F.Bahçe), Çetin Zeybek (Kasımpaşa), Necmi Onarıcı (Adalet), Rober Eryol (G.Saray), Erol Keskin (Adalet), Suat Mamat (G.Saray), Coşkun Taş (Beşiktaş), Feridun Bugeker (F.Bahçe), Burhan Sargın (F.Bahçe), Lefter Küçükandonyadis (F.Bahçe) Teknik sorumlu: Sandro Puppo (İtalyan)

Futbol dünyasından en son bilgilere ve son dakika haberlerine anında ulaşmak için Goal.com Türkiye Facebook sayfasına üye olun!