(Goal.com Özel) Brian Birch’e “Hâlâ başbakan olmadı mı?” dedirten adam: Metin Kurt!

2009’un son günlerinde, yıllardır kurmaya çalıştığı Spor-Sen’i hayata geçiren Metin Kurt ile hayatı, mücadelesi ve futbol üzerine konuştuk…

Ağabeyi de futbolcu olan Metin Kurt, ailesini geçindirmek için girdiği futbol dünyasında, kısa sürede etrafındaki adaletsizlikleri gördü ve kendi deyimiyle “bilinçlendi”. Sporu bir oyun olarak görmeyi bıraktıktan sonra, yıllarca sürecek bir mücadeleye atıldı. Takım arkadaşlarını örgütlediği için Galatasaray’dan uzaklaştırıldı; daha sonra transfer olduğu Kayseri’de, bir sendikanın gerilememesi için metal fabrikasında çalıştı. Gittiği her yerde dostları tarafından çok sevilmesine rağmen, yönetenler tarafından hep “sorun çıkaran adam” olarak görüldü. Aslında patronlar haksız da sayılmazlar; “Metin yoldaş”, Lenin’in “Yarı gönüllü devrimci olmaz” sözünü çok erken yaşlarda kavramış belli ki.

Spor Emekçileri Sendikası’nın (Spor-Sen) kuruluşunu 2009’un son günlerinde ilan eden Metin Kurt ile Kadıköy’de buluştuk. İşte “futbolun gladyatörü”yle hayat, futbol ve mücadele üzerine sohbetimiz…  

Öncelikle Spor-Sen için “hayırlı olsun” diyelim. Sendikanızın perspektifi, hedefleri nelerdir? Günümüzde spor emekçilerinin en önemli sorunları neler?

Günümüzde spor, bir oyun değil. Sporcular da oyuncu değiller. Spora damgasını vuran burjuva rekabet ideolojisi, onu metalaştırmış; sporcuları da spor işçisi konumuna sokmuştur. Mahallede oynadığımız futbolla, kurumsallaşmış organizasyona girdiğimizde yaptığımız iş aynı şey değil. İlk çözülmesi gereken, futbolu profesyonel-amatör ayrımına tabi tutmanın yanlışlığına bir son vermek. Sporcunun amatörü ve profesyoneli olabilir. Ancak spor, bütün düzenin bir yansımasıdır ve egemen güçlerin iktidar araçlarından biridir. Burada hem profesyonel sporcular hem de amatörler kullanılmaktadır. Bu konuda 1980 öncesinde biz de bu yanlışın içerisindeydik. Çünkü o zamanlar, sosyalist ülkelerde spor amatör olarak yapılıyordu. Yozlaşanın, halkı uyutanın profesyoneller olduğunu zannediyorduk. Biz bunu, Amatör Sporcular Derneği varken, Veysel Atayman’la Ankara’da bir tartışma programına giderken keşfettik. Dernekten birisi o programda amatör sporcuları temsilen konuşacaktı; bense, o derneğin yöneticisi olmama rağmen, profesyonel futbolcuları temsilen katılıyordum. Orada ne demeliydik? Biz halkı uyutuyoruz mu diyecektik? Veysel’e “Veysel, bu işin amatörü yok galiba” dedim. Sonra geçmişe döndük; ben Altay’da amatörken, profesyonellerden daha fazla para almıştım. Bu para alıp almama meselesi değil. Amatörlük bir kisve; sporu gizleyen, gerçek amacı gizleyen, gençlerin uyutulup avutulmasında etken bir olay. Bizim bu meseleye spor ve sporcular olarak bakmamız gerekiyordu. Amatör-profesyonel ikilemini böyle aştık. Asıl olan, oyun ve sporu birbirinden ayırmak. Oyun, arsada temiz ve güzeldir. Spor, borsada kirli ve çirkindir. Geçmişte, köleci toplumda efendilerin sporu varmış; gladyatörler varmış feodal toplumda; şimdi de finans kapitalin sporu var. Spor bu sistemde metalaştırıldığı için, sporcular da spor işçisi konumunda. Fakat sadece sahada da oynanmıyor ki bu oyun. Bunun pazarlama süreci de var. Bakıyorsun, finans kapitalin sporunda öne çıkan unsurlar ne? Şike, doping, siyaset, mafya, küfür, kumar… Böylesi bir kirli ortam içerisinde, en temiz kesim yine sporcular. Onların bu denli kullanılması, öncelikle izleyicilere zarar veriyor. Bu çerçevede, spor olayını temelden ele almamız gerektiğine karar verdik. Sporda ter dökenleri, sporda çalışanları bir bütün olarak almak zorundayız. Çalışanlar var, çalıştıranlar var. Bizim Spor Emekçileri Sendikası’nı kurarken temel felsefemiz, kurumlaşmış spor organizasyonlarında çalışan herkesi örgütlemek. Bu, malzemecilerden saha bakımcılarına kadar herkesi içeriyor. Bu devasa sektörde çalışanlar 300-500 kişi değil. Biz olaya böyle baktığımız için, tabandan tavana bir örgütlenme hedefliyoruz. Bugün profesyonel sporcuların dahi yasal güvencesi yok. Yine yöneticilerin tahakkümü altındalar. Bizim dönemimizde yasalar daha da geriydi; sözleşmemiz bittiğinde, kulüp, mukavelemizi tek taraflı uzatabiliyordu. Futbolcuların, kulüplerinden ancak satışlarını isteme hakları vardı. Ama yine biz istediğimiz kulübü seçemiyorduk; en yüksek bonservis bedelini veren kulübe gitmek zorundaydık. Bosman, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne giderek, bu kuralın anti-demokratik olduğu yönünde dava açmıştı. Şimdi futbolcular mukaveleleri bittiğinde başka kulüple anlaşabiliyorlar. Aslında spor kurumlarında çalışan herkesin sosyal güvencesi olması gerekiyor. Sıfatları ne olursa olsun, branş ayrımı gözetmeksizin, hatta kadınlara pozitif ayrımcılık uygulanarak, tüm sporcuların bir Spor İş Yasası’nda yer almaları gerekiyor. Bizim sendikada yapmak istediğimiz budur. İlk işimiz de en kısa zamanda bir spor toplantısı yapıp Spor İş Yasası taslağını hazırlamak olacak.

Büyük kulüplerde oynayan futbolcular, üretim sürecindeki konumlarına göre emekçi olmalarına rağmen, gelirleri fazla olduğu için bambaşka bir hayat tarzına sahipler. Bunu nasıl yorumluyorsunuz? Sendikanız onların da haklarını koruyacak mı?

Tabii. Hatta şöyle bir şey söylüyoruz: taban ücretleri diyeceğiz, tavanı özgür bırakacağız. Kuşkusuz, herkes yeteneğine göre ücret alabilecek. Futbolculardaki değişimi de eğitimle gidermeye çalışacağız. Zaten sendikalı olduklarında, onlar da olaya biraz daha toplumsal açıdan, başka bir şekilde bakacaklardır. Şu an yöneticilerin dediklerini yapıyorlar. Şimdi seyircilerle futbolcular arasında, bizim zamanımızda olmayan bir uçurum var. Biz seyirciye daha yakındık, onlara daha saygılıydık. Kötü oynadığımız zaman sokağa çıkamazdık. Şimdiki arkadaşları birdenbire sadece sporcu yapıyorlar ve özel yaşamlarını da pazarlıyorlar. Bugün asi, derbeder futbolcular, aslında yöneticiler için o kadar da kötü değil. Onların özel hayatlarını da pazarlayarak, egemenler, amaçlarını gerçekleştirmiş oluyorlar. Burada asıl kaybedenler, sporcularla seyirciler oluyor. Fanatiklik de öyle. Bugün statlara insanlar ayine gidiyorlar. Eskiden bir arada izlerlerdi maçları. Maçtan önce de, sonra da sorun olmazdı. Maçta biterdi her şey. Şimdi hafta başından itibaren taraftarların kafası bombardımana tutuluyor. Stada da maç izlemeye gitmiyorlar. 12. Adam masalına inanıyorlar, bu konuda da seyircileri uyaracağız.

Portekiz’in meşhur diktatörü Salazar, “Futbol olmasaydı ülkeyi yönetemezdim” demiş. Fiesta, fado ve futboldan oluşan bir “3F”den bahsedilir hep. Futbolun, egemen sınıf ideolojilerinin yeniden üretiminde böyle bir rolü var mı sizce de?

Sadece futbol da değil. Sanat, kültür, spor; yeniden üretim sürecinde, özgür zamanı tutsak hâle getiren şeyler. Bugün pop yıldızlarının, arabesk yıldızlarının yaptığı da bu. Seviyesiz filmlerin yaptığı da aynı şey. Hatta biz o zamanlar da diyorduk, “Yeşil sahayla Yeşilçam aynı çamurdur” diye.

İlkel toplumlarda spor yoktu. Çünkü bir insanın sanat, kültür, spor gibi doğrudan üretici olmayan etkinliklerde faaliyet gösterebilmesi için, özgür boş zamana ihtiyacı var. Avcılık, toplayıcılık ve doğada var olma kaygısıyla tüm gününü geçiren ilkel insanın spora ayıracak vakti yoktu. Sınıflı toplumların başlangıcında, efendiler özgür zamana kavuşuyorlar ve bu etkinlikleri onlar yapabiliyorlar. İlk olimpiyatlara efendiler katılıyorlar. Ödüller de Atina’da bir villa ve 5 tane esir gibi şeyler. Sonra kendi gladyatörleri onlar adına savaşmaya başlıyorlar. Bir dönem, spor yasaklanıyor. Karanlık çağ dediğimiz çağda, kilisenin iktidarda olduğu dönemde, spor yasaklanıyor. 19. yüzyıla kadar yok. Sanayi devriminden sonra, işçiler örgütlenip mücadele etmeye ve kazanım elde etmeye başlıyorlar. İşgünü saatlerini kısaltıyorlar. Sermaye, işçilerin boş zaman elde etmesinden, sınıf savaşımını kızıştıracağı gerekçesiyle korkarak sporu ortaya atıyor. Fabrika takımları oluşturuluyor. “Aile” görüntüsü verilerek; patron, işçi ve memurlar aynı takımda yer alıyorlar. Tribünlerde kimler kavga ediyor? Dayanışma içerisinde olması gereken, aynı işkolundaki işçiler. Bundan kimler kazançlı çıkıyor? Patronlar. Bunu işçi liderleri fark ediyorlar. Örgütlü işçilere “Maçlara gitmeyin, bu bize bir tuzaktır” diyorlar ama öyle bir tutku gelişiyor ki, engelleyemiyorlar. O zaman ayrı örgütlenmeye, ayrı takım kurmaya karar veriyorlar. Patronları almayan işçi takımları. Bu sefer de, özellikle Almanya’da, işçi kulüplerinde spor yapan sosyalist işçiler, S.A.’lara [y.n.: Nazilerin paramiliter askeri örgütü) çok kolay hedef oluyorlar. O zaman da solcular bu işi görmezlikten gelmeye başlıyorlar. 3F hikayesiyle, “kitleleri afyonu” hikayesiyle bu işten uzak durmaya çalışıyorlar. 12 Eylül’den önce bir sendikacı maçlara gittiğini, takım tuttuğunu kolay kolay söyleyemezdi kimseye. Daha sonra, sosyalist ülkelerin olimpiyatlara girmesiyle, amatörlüğü ön plana çıkarmaya başladılar. “Seyir değil, kitle sporu” sloganıyla, profesyonellerin yaptığı spora karşı çıkıp, oyunu baz alan; ama aslında yine aynı tabanda olan bir şeyi savundular. O da tutmadı. Ben bütün bunların hepsinin pratiğinde olduğum için, bu olaya muhalif açıdan yaklaşmanın bir tek yolu kaldığını düşünüyorum: Biz spordan yana değil, sporcudan yana olmak zorundayız. Sporda fanatik değil, izleyici olmak zorundayız. Sporcular da örgütlü olarak kendi haklarını sermayeye karşı savunabilmeli. Spor Emekçileri Sendikası, bu ikisini birden yapmaya çalışacak.

Bu kadar büyük paraların döndüğü bir sektörde, taraftarların takımlarıyla aralarında çok amatör ve duygusal bir bağ kurmalarını nasıl açıklıyorsunuz? Sosyalistlerin takım tutma meselesine bakışı nasıl olmalı? Taraftarları maçları nasıl izlemeli?

Taraftarlık, en kolay kimlik edinme yollarından biridir. Bir edebiyatçılar derneğine, kimyacılar derneğine üye olmak için, o alanda bir çalışma yapmış olman lazım. Ama “Ben Fenerbahçeliyim” dediğinde, sen Fenerbahçelisin. Fanatiklik konusundaki önyargılar o kadar güçlü ki, bu konuda bir şey anlatmak da çok zor. Ben Evrensel Gazetesi’nde yazarken, sendikalardan sorumlu bir arkadaşım vardı. Hasta Fenerbahçeliydi. Bana “Metin, Fenerbahçe kazanırsa spor sayfasını 3 sayfa yapalım. Kaybederse yapmayalım” dedi. Ben ona anlattıkça anlattım. Bana en son verdiği yanıt şu oldu: “Metin, ben devrimci olmadan önce Fenerbahçeliydim” (Gülüşmeler)

Bir de şu var: bu sporu asıl spor yapan, burjuva rekabet ideolojisi. Burjuva kurumlarındaki bu oyunu, işçilerin oynaması da yanlış. O da kendi kalemize atılan bir gol. Biz birbirimizi neden kapitalist rekabet ideolojisiyle kıralım? Eğer ben sınıf bilinci içerisinde bir işçiysem, dostça yarışırken niye karşımdakine çelme çakayım?

Seyirciler genelde topu izler. Oysa ki, oyunu izlemek daha büyük bir keyiftir. Hangi oyuncu nereye gidiyor, nereye gitmiyor; topu alan arkadaş en müsait arkadaşla mı oynamıştır… Oyunu bütünüyle izlemek lazım. Savunma kademelerine girilmiş mi, hücuma kalkıldığında takım organizasyonları iyi mi… Mesela, bir takımın iyi organize olabilmesi için, en ilerdeki adamla en gerideki adamın 65 arasında metreden az mesafe olması gerekir. Gol atmak ve gol yememek için, her alanda rakipten bir adam fazla olman şart. Aslında futbolu izlemek basittir.

Sizce bir gün Türkiye’den dünya çapında futbolcu çıkar mı?

İyi oyuncu çıkması için, altyapının yeniden organize edilmesi gerekir. Yarışmaya değil, eğitime yönelinmesi gerekiyor. Minik çocuklarda bile kazanmaya yönelik top oynatılıyor; öğrenmeye yönelik değil.

Oynadığınız dönemlerde, denetim olmadığı için Türkiye’de yoğun olarak doping kullanıldığını sık sık söylüyorsunuz. Uluslararası arenada bunun kontrolü yapılıyor muydu?

İsterseniz önce dopingi tanımlayayım. Doping, vücuttaki hayati rezervleri devreye sokan ilaçtır. Yani içten içe futbolcuyu ölüme götürür, sakatlar. Bedensel olarak da sakatlar, ruhsal olarak da. Çünkü verilen haplar uyuşturucu. Bu yüzden sporcuların bir çoğu, sporu bıraktıktan sonra hayatlarını sağlıklı biçimde devam ettiremiyorlar. Kimisi alkolik oluyor, çoğu eşinden ayrılıyor, toplum düzeniyle uyum sağlayamıyor.

Uluslararası alanda da pek denetim yoktu. Tek tük baskınlar yapıyorlardı. Kaç kişiye yapabilir ki doping kontrolü? Ayrıca, spordaki ilaç sektörü de milyarlık bir sektör. Öyle ilaçlar veriyorlar ki, doping kontrolünde çıkmıyor. Onlar da bir yarış içinde. Orada da rekabet var. Buna, kontrolün ötesinde, kurumlaşmış bir organizasyon olarak karşı çıkılmalı. Taban da kontrol edilmeli. Amatör kümelerde antrenmansız adamları yarıştırıyorlar. Bakıyorsun, hocası olmayan bir takım şampiyonluğa oynuyor. Hepsi doping alıp çıkıyor sahaya.

Sizin futbolculuğunuzda, sol, toplumda çok daha büyük bir siyasi odaktı. Kendini ‘solcu’ sayan insan sayısı, şu ana kıyasla çok daha fazlaydı. Buna paralel olarak, sporcular arasında da durum böyle miydi?

Kesinlikle. Çok açık ve net. O zaman kontrol Beden Terbiyesi Teşkilatı’ndaydı. Onların da çoğu beden eğitimi öğretmeni kökenliydi. Bizim zamanımızda, sporcular en az “demokrat”tı. Zaman zaman bu çizginin üstüne geçenler de, sosyalist sporcular da vardı. O dönemde faşist ve dinci sporcular, ancak özel salonlarda spor yapabilirlerdi; judo, karate, tekvando… Şimdi durum tam tersine döndü. Bunun nedenlerden bir tanesi, 1979 yılında, ikinci MC hükümeti döneminde, Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’ne Refaattin Şahin diye sağcı bir adamın getirilmesiydi. Bu adamın yaptığı ilk iş, Amatör Sporcular Derneği’nin Ankara ayağını oluşturan, barakada yaşayan insanları sokağa atmak oldu. Onların yerine kendi adamlarını yerleştirmeye başladı. Beden Terbiyesi, 1979 yılından itibaren bizim sol kökenli, demokrat sporcuları dışlayıp; kendi sporcularını teşkilatın içine almaya başladı. 12 Eylül faşizmi zaten bunu bir devlet politikası hâline getirdi. Devlet Güvenlik Kurulu kararıyla Spor Konseyleri oluşturuldu. Burada tabii devrimci ve ilerici sporcular geri plana atıldı.

12 Eylül döneminden sonra, sporda bu sağ eğilim ağır bastı. Çünkü, politika tatile çıktı diye, futbolcu solcular da bu sefer tribünlerde yerlerini almaya başladılar; futbol kültürü kitapları yazmaya başladılar. 12 Eylül öncesi 3F, yerini futbol kültürüne, endüstriyel futbola bıraktı… Endüstriyel futbol ne demek yahu? Öyle bir şey yok ki!

Nedir endüstriyel futbol?

Birleşik Metal-İş’in Gönen’deki bir paneline çağırdılar beni. Panelin konu başlığını bilmiyordum; “Endüstriyel futbol”muş. Biz sabah gittik, çay içiyoruz orada. Tanımıyor işçiler beni. Biri “Aa, Metin Kurt da varmış” dedi. İsmimi biliyor ama beni tanımıyor. Bir diğeri de dedi: “Yahu kurtulamayacağız şu futboldan… Bir de şu endüstriyel futbol çıktı başımıza!” Salon futbolu, hentbol gibi başka bir şey kastediliyor zannediyor. (Gülüşmeler)

Endüstri kelimesi, bir defa, bir ilericilik çağrıştırır; yaratıcılık çağrıştırır. Aslında bugün devasa bir sektör vardır. Endüstri değildir bu. Yaratılan bu devasa sektörde, kimse spor olsun diye bulunmuyor; herkes bu pastadan ne kadar pay alacağının peşinde. Endüstriyel futbolla, spordaki bu kirliliği aklamaya çalışıyorlar. Daha önce de bu hataları biz yapardık. “Eğitim için spor, üretim için spor, kitle için spor, seyir için spor” diyerek… Hangisi değişik bir şey? Spor işte hepsi. Bir şey anlatmıyor ki.

Futbol hayatınızda, emek mücadelenizden dolayı başınızdan geçen komik bir anınız var mı?

Bir gün İtalya maçına gidiyoruz. Havaalanına geldik, uçağa bindik, kemerleri bağladık; İtalya’ya uçacağız. İki tane adam geldi, “Metin Kurt sen misin?” dediler; alıp beni götürdüler. Evraklara bakıyorlar, karıştırıyorlar; uçak da beni bekliyor. 15 dakika oyaladılar beni. Sonra “Binebilirsin” dediler. “Peki” dedim, “Beni neden getirdiniz buraya?”; “Biniş kartını doldurmamışsın” dediler… “Yahu” dedim, “Bütün sporcuların biniş kartlarını ben doldurdum, kendi kartımı mı doldurmayacağım?” Bir tanesi geldi, “Ya, bir ihbar geldi de… ‘Anarşik futbolcu yurt dışına kaçıyor’ dediler” dedi… (Gülüşmeler)

Galatasaray’dan “isyan” ettiğiniz için gönderildiğinizi biliyoruz. Buna asıl olarak Turgan Ece ile yaşadığınız sürtüşme sebep olmuştu, öyle değil mi?

Turgan Ece (*), paralı menajer olarak başımıza duruyordu. Biz 3 sene üst üste şampiyon olduğumuzda, diğer futbolcu arkadaşlarımızla birlikte yarı-demokratik bir ortam kurmayı başarmıştık. Galatasaray’da bizim de fikrimiz alınıyordu. Türkiye Kupası’nda Ankaragücü’nü eleyerek finale çıkmamıza rağmen, primlerimizi alamadık. Turgan Ece soyunma odasına geldiğinde, ona primlerimizi sordum; sert bir şekilde çıkışarak terör havası estirdi. Bütün futbolcu arkadaşlarımla birlikte, bunu protesto etmek için ertesi gün antrenmana yarım saat geç gittik. Antrenmanı iptal etmiş Turgan Ece. Soyunma odasına gelip “Türk futboluna anarşiyi soktunuz, elebaşı da sensin!” dedi bana. Bizden 5 kişiyi kadro dışı bıraktı. Ertesi gün kaleci Yasin’le birlikte basın toplantısı yaptık. Bir döndük, bütün futbolcular kampa dönmüş. O hafta Galatasaray, Fenerbahçe’yi yenince biz arka planda kaldık. Fakat sonra, sonuçlar kötü gitmeye başlayınca tribünler “Ece istifa, beşler sahaya!” diye tezahüratlara başladı. Daha sonra Yasin ve Mehmet’in yönetimden özür dilediklerine dair haberler okudum gazeteden. Mehmet’le konuştuğumda, kendisini Abdi İpekçi’nin “Metin iyice sola kaydı. Onun artık futbol dünyasında kalması mümkün değil. Siz kendinizi kurtarmak istiyorsanız, hemen özür dileyin” diyerek kandırdığını söyledi.

Daha sonra transfer olduğunuz Kayserispor’da, gerçek, bilinçli politik mücadeleye başladığınızı söylüyorsunuz. Ama orada da bir takım sıkıntılar yaşadınız. Bunlardan bahsedebilir misiniz?

Maden-İş’in MESS’e karşı grevi vardı. Ben halktan para topladım orada. Hatta, o işkolunda sendikanın gerilememesi için bir metal fabrikasında işe bile girdim. Orada da mücadele sürdü. Kayserisporlu yöneticilerin, o sezon şampiyon olma konusunda tereddütleri vardı. 1. Lig’e çıktıklarında ilginin azalacağını; 2. Lig’de şampiyonluğa giderken her maçı dolu tribünlere oynadıklarını söylüyorlardı. Ben bunu halka açıkladım. Bana basına demeç verme yasağı koydular. O yasağa uymadığımda da kadro dışı bıraktılar. Ben ertesi gün, Kayseri’ye yerleşeceğimi, mücadeleye devam edeceğimi açıkladım. İşçiler, yönetimi, stadı çevirip içeriye kimseyi almamakla tehdit ettiler. Yönetim, taraftar baskısına dayanamadı ve “Kayserispor halkın takımıdır. Metin Kurt, Kayserispor’un futbolcusudur. Kayseri halkı Metin’i istiyor. Metin’den rica ediyoruz, takımına geri dönsün” diye açıklama yapmak zorunda kaldı. 3 sezon sonra, mukavelem bitince de futbolu bırakıp İstanbul’a döndüm. Bırakmamın asıl sebebi de, Maden-İş’in İstanbul’da çıkardığı bir gazetede, amatör sporcularla ilgili bir sayfa hazırlamaktı.

Galatasaray’la sorunlar yaşadığınızda, hocanız Brian Birch veya futbol kamuoyundan başka birileri size destek çıktı mı?

Fenerbahçe antrenörü Didi’nin ilginç bir açıklaması olmuştu… “Metin Kurt, Galatasaray takımının yarısıdır. Böyle bir futbolcu dünyada çok az bulunur. Öyle bir futbolcuyu dışarıda bırakmak ihanettir. İstemiyorlarsa, bize versinler” diye tam sayfa açıklama yapmıştı.

Brian Birch’ün Türkiye’ye son gelişinde bir açıklaması var. Havaalanında kendisine gazete veriyorlar, okumaya sondan başlıyor. Gazeteciler “Hocam, futbol sayfaları sonda bizde?” diye uyarınca, “Yok, Metin Kurt’u arıyorum. Daha başbakan olmadı mı?” diyor… (Gülüşmeler)

Geçtiğimiz hafta, TEKEL işçilerinin direnişiyle dayanışmak için Ankara’daydınız. İşçilerle konuşmanızda neler söylediniz?

Kısa ve öz bir konuşma yaptım: “Direnişiniz, işçi sınıfının her zaman var olduğunu gösteriyor. Bu mücadeleyi yalnızca kendi mücadeleniz olarak almayın; işçi sınıfı bu mücadeleyi kazanmak zorundadır”

Sizce kazanma şansları var mı?

Kazanma şansı, Türkiye’deki dinamiklere bağlı. Bu mücadeleyi herkesin desteklemesi gerekiyor. Bugün artık yüreğinde iyilik, doğruluk, güzellik meşalesi olan herkes, bu meseleye sağ-sol meselesi olarak değil, ekmek meselesi olarak bakmalı ve onu desteklemeli. TEKEL işçileri çok kararlılar. Hatta, onların bu kararlılığını görünce, orada kalmayı dahi düşündüm.

Röportaj: Ozan Tekin, Goal.com

Fotoğraflar: Ali Güler

* Editör Notu: Röportajda adı geçen Turgan Ece’nin Goal.com Genel Yayın Yönetmeni ve FourFourTwo Yazı İşleri Müdürü Ali Ece ile hiçbir akrabalık ve hısımlık bağı yoktur, tamamen soyadı benzerliğidir!