Wunderteam: Futbolun ilk harikası

Goal.com sizi her Cuma tarih kitaplarına götürmeye devam ediyor. Ali Murat Hamarat, Avusturya Milli Takımı'nı, Wunderteam'i ele aldı bu hafta.
Bazı takımlar vardır hiç taçlandırılmasalar da, oynadıkları futbolla gönüllerin baş köşesinde yerlerini almıştır. Otuzların harika takımı Avusturya Millî Takımı da bu taçlandırılamamışların ilki.

Fin de siècle Viyanası’sında Avrupa’nın birçok ülkesinden gelen sayısız insan vardı. Ekmek derdine düşmüş bu on binler, topraklarını terk edip büyük bir şehrin kollarına terk etmişlerdir kendilerini. Varoşların eğlencesi futbol zamanla ülkeyi saracak, popüler kültürün bir vazgeçilmezi olarak tarih sahnesinde yerini alacaktır.

1898’in sonbaharında “Birinci Viyana İşçileri Futbol Kulübü” olarak kurulan Rapid Wien’in misyonu, futbolu seven işçilerin top oynamalarını sağlamaktı. Her ne kadar kulübün Sosyal Demokrat hareketle bir bağlantısı olmasa da, kısa sürede futbolun popülerliğinin bir çığ gibi büyümesi, bu kesimi biraz rahatsız etti ve işçi kesiminin dağcılık, bisiklet ve yüzme gibi sporlarla ilgilenmesini daha doğru bulan bazı yöneticiler kulübün isminin Rapid Spor Kulübü olarak değiştirilmesine gerek duydular. Ancak kulüp, uzun yıllar proleter renginden vazgeçmeden futbola verdiği ağırlığı korudu.

İşçilerin takımının antitezi ise burjuvazinin kalesi, Austria Wien idi. 1920lere gelindiğinde Viyana, bazılarının zenginlik içinde yüzdüğü bir yerken, birçoklarının açlıktan süründüğü bir şehir olmuştu. Varoşların eğlencesi giderek yaygınlaşmış ve futbol maçlarında tribünler dolmaya başlamıştı. Binlerce insan, maçlardan sonra da maçı yaşıyordu o günlerin Viyana’sında. Hattâ 1924’te yayımlanan “Futbolun Başkenti Viyana” başlıklı bir makalede şehrin Avrupa’nın en önemli futbol şehri olduğu vurgulanmıştı. Kıtanın başka hiçbir köşesinde Cumartesi ya da Pazar günleri kızgın güneşte ya da yağmur altında kırk- elli bin seyircinin statları doldurduğu görülmediği Viyana’da, maç akşamlarında insanların cafélerde, publarda, sinemalarda toplanıp biten maçların sonuçlarını tartıştıkları, daha sonra oynanacak maçlara dair iddialara girdikleri anlatılmıştı.

İki dünya savaşı arasında geçen yıllarda futbolun bir Viyana olgusu olduğunu unutmamak lazım. Öyle ki, bu şehrin futbol kulüplerinin rakipleri o yıllarda Avusturya’nın diğer şehirlerinde kurulan kulüpler değil, Avrupa’nın her yerinden Berlin’den, Prag’dan, Bologna’dan, Budapeşte’ten gelen takımlar oluşturuyordu. Bu durum hem uluslararası bir rekabeti, hem de yerel kulüp bağımlılığını arttırmıştı. Böylece hem kahvehanelerde (ki buralar bütün futbol taraftarlarının, o dönem buluşma yerleriydi) yerel bir kültürün, hem de şehir merkezinde kozmopolit bir futbol kültürünün doğmasına sebep olmuştu. O dönem bir dolu iyi futbolcu şehir merkezlerinden değil, varoşlardan veya şehirleri kuşatan kasabalardan yetişmişti.

Varoşlar kendi yıldızını yaratmış, Uridil diye haykırmaktadır. Burjuvazinin kahramanı belki de Sindelar’dır. Sefaletin kol gezdiği mıntıkalarda futbol umudun adıdır.

Futbola ilginin bu kadar fazla olduğu mutfakta, yemeği pişirmek iki adama nasip olmuştu: Bohemya topraklarında zengin bir Yahudi ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Hugo Meisl ve onun sonradan tanıştığı Jimmy Hogan.

Bankacı olmak istemeyen Meisl, önce Avusturya Federasyonu’nda genel sekreter olur, ardından millî takımı çalıştırmaya başlar. 1912 Stockholm Olimpiyatları’nda ülkesinin oynadığı futboldan mutlu değildir. İngiliz bir hakemden yardım ister, ona bir isim verilir.

Kendisine önerilen Jimmy Hogan ile işbirliği, ülkesinin futbolunun yazgısını değiştirir. Hogan, futbolcuların beslenme alışkanlıklarından, antrenmanların nasıl düzenlenmesi gerektiğine kadar çeşitli konularda değişik fikirlere sahiptir. Futbolun yerden ve hızlı oynanması gerekliliğini savunur. Patlak veren savaşla zor duruma düşer. Ne de olsa, düşman bir ülkenin vatandaşıdır. Macaristan’a giderek kurtulur, Meisl ise cephede savaşır.

Savaşın bitimi müteakip Meisl eski görevine dönerken, Hogan Avrupa’yı karış karış dolaşır. Meisl, ülkesinde oluşan koşulları dikkate alarak, 1924’te Avrupa’nın ilk profesyonel liginin kurulmasına ön ayak olur.

Otuzlu yılların başında ikili tekrar Viyana’da buluşur. 1931’de başlayan ortaklık, batıdaki komşusuna altı tane reva görünce, Alman gazeteleri başlığı teşhisi koyar, harika bir takım yaratılmıştır. Wunderteam, (Harika Takım) tam on dört maç namağlup devam etmişti yoluna. Wembley’de futbolun beşiğine karşı direndilerse de, tek golle boyun eğmişlerdi.

Güney komşusu İtalya’nın 1934’te düzenlediği dünya kupasına pek fiyakalı gelmişti Avusturya. Elde edilen iyi sonuçlar nedeniyle halkın beklentisi büyüktü. Üzerlerindeki baskının farkında olan futbolcular, turnuvanın başlaması için sabırsızlanıyordu.

İlk maçta Fransa karşısında zorlansalar da, maestroları Sindelar’ın önderliğinde büyük golcüleri Josef Bican ile gülüp çeyrek finale yükseldiler. Yüzyıllarca müttefikleri olan Macaristan’ı tek farkla geçerken, oynadıkları oyunla biraz hayal kırıklığı yaratmışlardı.

Yarı finaldeyse ev sahibi ile karşılaştılar. Dünya kupasını büyük bir propaganda fırsatı olarak gören faşist lider Benito Mussolini’nin baş köşede yerini aldığı maçta Vittorio Pozzo’nun çalıştırdığı İtalya’ya kaybetmişlerdi. Karşılaşmadan evvel, maçı yönetecek İsveçli Ivan Eklind’i ağırlayan Il Duce, semeresini görmüştü verdiği ziyafetin. Maçın tek golünde Admiralı Platzer, bugün adına stadyum olan Guiseppe Meazza ve finalde atacağı golle liderini zıplatan Angelo Schiavio tarafından indirilmişse de, İsveçlinin gözüne an itibarı ile katarakt indiğinden, gol verilmişti. Bundan sonraki Avusturya baskısı sonuç vermedi zira İtalyanların katı savunmasını aşabildikleri anlarda, hakeme toslayıp durmuşlardı. Hatta bir pozisyonda topu kafayla uzaklaştıran İsveçli tarihte yerini almıştı.

Başaramamışlardı. Ülke basını tarafından yerden yere vurulmuşlarsa da, yapabilecekleri bir şey yoktu aslında. Aslında geçemedikleri Eklind, Mussolini tarafından o kadar beğenilmişti ki finali bile yönetmişti. Zulüm gibi gelen üçüncülük maçında, Alman Reich’ına kaybetmişlerdi. Evet, 1933 sonrası iklimin sertleştiği komşularının adı değişmiş ve Almanya’nın yerinde Reich ibaresi duruyordu. O sert rüzgârın ülke topraklarına varmasına daha vardı…

Güneydeki ülküdaşından eksik kalmamak adına zamanın bütün imkânlarını seferber eden Adolf Hitler 1936 Berlin Olimpiyatları’nda her branşta başarı istiyordu. Hatta hayatındaki tek gittiği maçta, ülkesinin Norveç’e kaybedişini izleyip sinirleri tavana vurmuştu. Avusturya tek kelimeyle döktürdüğü şampiyonada, finalde yine İtalya’yı bulmuştu karşısında. Rövanş alınacak derken, bu seferde devreye giren ilahlar yine Pozzo’yu güldürmüştü.

Ertesi sene Meisl kalpten ölünce, bir devir kapanmıştı Viyana’da. Gelen gideni aratır mı derken, 12 Mart 1938’de Almanya, Avusturya’yı ilhak etti. Üç hafta sonrasında yapılan bir gösteri maçında birlik beraberlik mesajı verilmesi şart koşulduysa da, Sindelar ve Sesta Nazilerin emirlerine uymadılar. Bugünkü adlarıyla Avusturya, Almanya’yı 2-0 yenerken, o günkü adlarıyla Ostmark, Deutsches Reich’ı kötü oynamasına rağmen deviriyordu. Ne de olsa Reich bir taneydi, doğusu batısı olmazdı. Birkaç ay sonra Fransa’da düzenlenen dünya kupasında ilhak edilenler ülke olarak yoktularsa da, Nazi rejimi muhteşem bir formül fısıldamıştı teknik direktörleri Herrberger’in kulağına. Altı tane Reich’tan oynayacaktı, beş tane Ostmark’dan. Dönemin ilahı Sindelar hayır diyince, Herrberger’in basireti bağlandı, takımı da, beş Avusturyalıya rağmen, ilk turda kupaya havlu attı.

Son kez Hertha Berlin’e karşı sahne almıştı Sindelar 1938 yılının son günlerinde. Talimatlar yine aynıydı, emre itaatsizlik de. Döktürdüğü maçta yine golünü atmıştı. Lakin bu son golü olacaktı. Evet bir ay sonra sevgilisiyle birlikte ölü bulundu. Bu karbonmonoksit zehirlenmesi, onu adeta ölümsüzleştirmişti. Birçokları dikbaşlılığı nedeniyle Naziler tarafından öldürüldüğüne inandı, bazıları dayanamayıp intihar ettiğini söyledi. Son zamanlarda kaza sonucu öldü diyenler de var. Onun ölümüyle harika takımın serüveni de son buldu. O tarihten beri Avusturya gazı kaçmış gazoz kıvamında!

Ali Murat Hamarat'ın tüm yazıları