YORUM | Fatih Terim'in Galatasaray'daki dört dönemi: Devrimden boşa geçen zamanlara

Son güncelleme
Getty Images

YORUM | Kutay Ersöz @48kutay


Teknik direktörlerin en büyük derdi nedir?

Cevaplar değişebilir, her teknik direktör farklı cevap verebilir; fakat ortada toplanan cevapları sıraladığımızda ağırlık merkezi sosyal medya olabilir. İşe karışan yöneticileri, sert eleştirileri olan basın mensuplarını ve tribünden gelen uğultuları bir kenara bırakmadık. Ama bunların hepsi zaten artık sosyal medyada toplanıyor.

Sosyal medyada biriken tepkiler, yöneticilere karar alma zorunluluğu getiriyor. Taraftarlar, eskiden iki haftada bir tribüne gösterdikleri tepkiyi şimdi her gün sunabiliyorlar. Basın ise artık gece baskıya girilmesini beklemiyor; onlar da devamlı "online".

Yani tüm paydaşların artık devamlı eylem içinde olduğu bir çağda, bir teknik direktörün yıpranmaması mümkün değil. Eskiden de zamana ihtiyacı olan "hocaların", artık daha hızlı akan bir dünyada daha az zamanı var.

Hâliyle her teknik direktörün hayâli, sorgulanmadığı ve en azından bir sezon boyunca eleştirilmediği bir ortamda çalışmaktır. Yani yukarıdaki soruya belki de verilecek en güçlü cevap, "zamansızlık" olabilir.

Zaman önemli bir mefhum. Bir teknik direktöre zaman tanımak, artık oldukça lüks. Zira sosyal medya devamlı aktif. Oyuncular, hocalar, yöneticiler devamlı tartışılıyor. Devamlı yıpranıyorlar. Ve pozisyonlarını korumak için devamlı kazanmak zorundalar. Bu kazanma zorunluluğundan kurtulmak için daha öne kazanmış olmanız ve insanların size güvenmesi gerekiyor. Bu yüzden gerçek bir lider olmalısınız. Tıpkı Fatih Terim gibi! Fakat görüyoruz ki, bu da başarı veya kafadakileri uygulamak için yeterli olmuyor.

Terim, Galatasaray’a teknik direktör olarak dört kere geldi. Dördü de birbirinden farklıydı. Dört farklı hikâye yazılacaktı, dört farklı dönem ve dört farklı takım vardı. Ama en azından bu dört dönemin üçünün arasında çok fazla ortak özellik bulunuyordu. Terim üçünde de kafasından geçenleri uygulamak istedi. Birinde sonuç alamadı, ama günün sonunda sahada hep "Terim takımı" vardı.

Kısaca anımsayalım.

1996 - 2000 arasını uzun uzun anlatmaya gerek yok. Terim, ilk döneminde Türkiye’ye kendini kabul ettirmek isteyen hırslı ve genç bir teknik direktördü. Her ne kadar millî takımı Avrupa Şampiyonası’na taşımış olsa da "yüksek" çevreler tarafından beğenilmiyordu. Kendisini onlara kanıtlaması da yetmezdi. Zira Galatasaray taraftarlarının bir kısmı da onu iyi anılarla hatırlamıyordu. On dört sene boyunca takımdaydı, ama tek bir şampiyonluk görememişti. Takımın kaptanlığını yapmıştı, seveni vardı, ama sevmeyeni de çoktu.

Bu zorluklar Terim’i yıldırmamıştı. Hatta kulübün mâli yapısı gibi etkenler de listeye dâhil olmuştu. Fakat sonuç göz kamaştırıcıydı: Türkiye’de hükümdarlık, Avrupa’da zirve ve sonunda kazanılan "imparator" lâkabı... 

Kafasındaki oyun planını sahaya koymayı başarmıştı. Farklı kaybettiği derbilerde bile bundan taviz vermemişti. Oyuncularından, kadro istikrarından vazgeçmemişti. Hatta 1999-00 sezonunda transfer yapmasına bile gerek yoktu.

2002’de Özhan Canaydın’ın seçim vaadi olarak yeniden Galatasaray’a dönen Terim ise değişmişti. Artık "kaptan" değil, "imparator"du. Kariyeri Göztepe ve Ankaragücü ile sınırlı değildi, listeye Fiorentina ve Milan eklenmişti. İmza gününde gözündeki gözlük, giydiği kıyafetler, başka bir ekole aitti. Fakat içi yine aynı Terim’di.

O dönemin Galatasaray’ı bu sefer birçok transfer yapmıştı. Bu yüzden Terim’e hâlen o döneme âit eleştiriler gelir. Haklı olunan noktalar var. Hatta içinde bulunduğumuz dönemle benzerlikler dahi kurulabilir. Fakat yine de Galatasaray'daki ikinci dönemindeki Terim, 2000’deki Terim’den çok farklı değildi.

Mircea Lucescu’nun şampiyon olan kadrosundan bazı oyunculara veda edilmişti, ama zaten bir kısmı kiralıktı. Takıma dönen oyuncuların da bazıları Terim’in eski öğrencileriydi. 6-0’lık Fenerbahçe yenilgisi, 1996’daki 4-0’lık yenilgiden daha ağırdı, ama gidiş yolu yine aynıydı. Fakat bu sefer karşısında sağlam bir Beşiktaş vardı. Galatasaray’ın topladığı 77 puan hiç fena değildi, ama Beşiktaş’ın rekor kıran 85 puanının yanında sönük kalmıştı.

Terim yine aynı Terim’di, ama şartlar farklıydı, rakipler daha güçlüydü ve sportif bir başarısızlık gelmişti. Ertesi sezon tıpkı ilk dönemindeki gibi genç Rumen oyunculara güvenmişti, ama Olimpiyat Stadı’nda istediğini alamamıştı. O gruptan verim alsaydı, yeni bir takım inşa edebilecekti. Ama olmamıştı. Futbol sahalarında herkesin başına gelebilecek bir sezondu.

Tecrübeli teknik direktör, Galatasaraylıların kalbini çalmak için biraz daha bekleyecekti. Bunu da 2011’deki üçüncü dönüşünde başaracaktı. Üst üste iki sezon lig şampiyonluğu ve Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final, Terim’in tahtını yeniden sağlamlaştıracaktı.

Ünal Aysal ile yaşanan sorunun ardından ortaya çıkan ayrılık ise Terim’in dördüncü dönemini de etkilemişti. Aslında kimse onun geri dönmesini beklemiyordu. Kulüp tarihinin en başarılı teknik direktörü, üç kere ayrıldıysa artık dördüncüye gelmezdi. Gelirse de görevi ve misyonu farklı olurdu. Tahminler bu yöndeydi.

Fakat Terim’in değişimini okumaya da buradan başlamak lâzım.

Terim, Galatasaray’daki üçüncü döneminde sadece Aysal ile sorun yaşamamıştı. Yıldırım Demirören’in başkanlığındaki Türkiye Futbol Federasyonu da hedefindeydi. Sahadan atıldığı, ceza aldığı için takımının yanında olamadığı maçlar vardı. “Fatih Terim adaletin olduğu yerde vardır,” diyerek tavrını çok net belli etmiş, Galatasaraylı taraftarların bu savaşta sokaklara dökülmesini sağlamıştı.

Fakat Aysal ile yaşanan gerilimin ardından kendini yeniden A Millî Takım’ın başında buldu. Florya ve Riva arasındaki gidiş gelişlere bir yenisi daha eklenmişti. Ama bu son olmayacaktı.

Terim, Galatasaray’a dördüncü kez geldiğinde 64 yaşındaydı. Açık söylemek gerekirse itibârı da biraz zedelenmişti. Türkiye’de ilk defa yüksek sesle Terim efsanesinin sona erdiği dillendiriliyordu. O da bu algıyı yıkmak için Galatasaray’ın başına geçmişti. Hırsı en büyük silahıydı. 1996’daki gelişine çok benzer duygular vardı. Ve o hırs bir buçuk sezona iki şampiyonluk sığdırmıştı. Yine, yeniden tartışılmaz bir noktadaydı.

Galatasaray taraftarlarının ona sevgisi ise günümüzde görmediğimiz derecedeydi. Beşiktaş’a iki şampiyonluk kazandıran Şenol Güneş, 3 Temmuz döneminde Fenerbahçe’yi ayakta tutan Aykut Kocaman gibi figürlerin dahi bir çırpıda silindiği dönemde Terim’in kafası rahattı.

Zaten nasıl olmasın ki? Yaş olmuş 66. Başarılar kazanılmış, rekorlar kırılmış, kalplere girilmiş. Bir insan daha ne ister? Hatta bir insan neden artık çalışmak ister? Üstelik bu kadar stresli bir meslekte. 

Terim'in başarısızlık korkusu, daha doğrusu eleştirilme korkusu yok; ama tüm bunlara rağmen yirmi beş sene öncesinin, hatta on sene öncesinin cesur Terim’i olmadığı da âşikâr.

Saha sonuçları ve Galatasaray’ın son iki sezonda oynadığı futboldan bahsedebiliriz. Fakat sadece istikrarsız oyun veya zirvenin gerisinde kalmak problem değil. Bunlar her teknik direktörün ve takımın başına gelebilecek durumlar. 2003’te de Terim’in başına geldi. Fakat şu anki "başarısızlığın" nedenleri Terim’in değişimiyle paralel gibi.

2003’te kötü giden takımdan verim almak için her yolu deneyen Terim, şu anda da birçok şeyi deniyor gibi, ama esas uzmanı olduğu denemeleri yapmıyor. Belki de denemekten kaçınıyor.

Bir teknik direktörün en önemli özelliklerinden biri, elindeki oyuncuları geliştirebilmesi ve onlardan en yüksek verimi almasıdır. Terim zaten bu konuda mâhir bir teknik direktördü. 1996 takımının çoğu üyesi Terim’e kadar sivrilmemiş veya ikinci şans bekleyen isimlerdi. Sakatlıktan çıkan Okan Buruk, Ergün Penbe, Hakan Ünsal gibi isimlerin yanında ismi duyulmamış Ümit Davala, kadro dışı kalan/kalacak Bülent Korkmaz gibi oyuncular onun elinde kendini bulmuştu.

2012 takımında da bu isimlerin benzerleri yurt dışından gelmişti. Emmanuel Eboue, Felipe Melo, Albert Riera gibi Avrupa’nın istemediği oyuncular, Galatasaray sayesinde kendilerini Avrupa’ya yeniden hatırlatmışlardı. Hatta Emre Çolak, Semih Kaya ve Engin Baytar gibi yerli isimlerin katkısı da bu listeye dâhil edilebilir.

Fakat son iki sezonda ne Terim ne de oyuncuları aç. Sivrilen, değer kazanan oyuncu pek göremiyoruz. Akla gelen ender örneklerden biri olan Taylan Antalyalı’nın zorunluluktan on bire girdiği ve geçen sezon neredeyse hiç şans bulamadığı hafızamızda. Hatta Ozan Kabak bile bu şekilde düşünülebilir. Eğer o yaz Terim’in çok istediği Jason Denayer takıma katılsaydı, Ozan kaç maçta şans bulacaktı?

Ya da bu sezon takıma girip kendini gösteren Oğulcan Çağlayan'ın bir anda ortadan kaybolması örnek olarak gösterilebilir. Buna karşın kiralık Gedson Fernandes ise düzenli bir şekilde şans buluyor. O da genç ve kendini göstermek isteyen bir oyuncu. Şu anda pek gösteremiyor. Fakat gösterse bile kiralık olduğu için Galatasaray’a yâr olmama ihtimâli yüksek.

Terim’in son dönemdeki tercihleri hep aynı doğrultudan okunabilir. Kadrosunda hazır futbolcu istiyor. Belki de bu, yaşının getirdiği bir yorgunluktur. Bu saatten sonra hâlen oyuncu geliştirmekle uğraşmak istemiyordur belki de. “Oyuncular hazır olsun, ben onlar arasından stratejimi belirleyeyim, kadromu kurayım,” düşüncesi hiç de ayıp değil. Terim, kariyerinin son yıllarında rahat çalışma ortamını hak ediyor. Fakat Türkiye’de ve özellikle UEFA kısıtlamalarının eşiğinde olan Galatasaray’ın böyle bir lüksü yok.

Oysa Terim’in çok önemli bir avantajı var. Yukarıda bahsettiğimiz Güneş ve Kocaman örneklerinin yanı sıra Sergen Yalçın ve Erol Bulut gibi kredisi düşük teknik direktörlerle yarışmaya girdi. Rakipleri en ufak başarısızlıkta tartışıldı, hatta işlerinden oldu, ama Terim’in herhangi bir "iş kaygısı" yoktu. Zaten dördüncü dönemine de iki şampiyonlukla girerek sonsuz kredisine ekstra limitler katmıştı. Son iki sezonda şampiyon olamaması ona duyulan sevgiyi hiç azaltmayacaktı.

Fakat Terim bu sevgi ve zamansızlığı iyi değerlendiremedi. Kredisini Mario Lemina, Jean Michael Seri, Steven Nzonzi, Radamel Falcao, Gedson Fernandes, Mbaye Diagne gibi oyunculardan verim almayı bekleyerek geçiriyor.

Sportif başarısızlıkları eleştirecek değiliz. O farklı bir ekolün işi. Fakat son iki senede Galatasaraylıları heyecanlandıran bir oyun veya bir oyuncu grubu göremedik. Oysa Türkiye’nin bu "çılgın tüketim çağında" aksini yapma hakkını elinde bulunduran tek figür Terim’di. Belki mirasını korumak için bu yolu seçti. Ama 1996’da başlayan hikâyenin en tezat dönemini geçirdi ve o mirası iyi kullanamadı. Çoğu basın toplantısında, "Geleceğin Galatasaray’ı kurulacak," dedi. Ama bunun için gerekli malzemeleri sahaya serpiştirmekten kaçındı.

Terim, Galatasaray’daki ilk adımını 1996’da Vanspor maçıyla atmıştı. O gün sahaya sürülen on dört futbolcudan yedisi, dört sene sonra UEFA Kupası’nı kazanacak kadroda olacaktı. Hatta yarım devreyle o imkânı kaçıran Tugay Kerimoğlu da olsaydı rakam sekize çıkacaktı.

Terim'in son dönemi ise yaklaşık üç sene önce oynanan bir Göztepe maçıyla başladı. O günün yirmi bir kişilik kadrosundan bugün sadece üç kişi takımda.

Yine de hiçbir şey için geç değil. Ezelî rakipler teknik direktörleriyle anlaşmazlıklara düşmeye devam ederken Terim’in tahtı hâlâ sağlam. Hatta onunla çalışan yönetimlerin işi daha da zor. Geleceğin Galatasaray’ı kurulacaksa, bu yine Terim ile olacak. Hatta Türkiye’de geleceğin takımını kurma hakkı birine verilecek ise o da yine Terim olacak.

Türkiye futbolu, öyle bir takımın kurulmasını görmeyi hak ediyor. Bu belki diğer kulüplere de örnek olur. UEFA Kupası kadar bir "devrim" yaratmasa da, bazı taşları yerinden oynatabilir.

Fakat bunun için bir işaret görmemiz gerekiyor.