Haberler Canlı Skorlar
Şampiyonlar Ligi

Şampiyonlar Ligi'nde son 16 turu maçları öncesi dört eşleşme, dört hikâye

17:05 GMT+3 16.02.2021
Jurgen Klopp Liverpool 2020
Şampiyonlar Ligi heyecanı yeniden başlıyor. Bu haftaki dört maçın farklı hikâyeleri de var. Maçlar başlamadan eşleşmelere başka bir gözle bakalım.

Şampiyonlar Ligi'nde heyecan bu hafta yeniden başlıyor. Hatta bazılarına göre asıl Şampiyonlar Ligi şimdi başlıyor. Zorlu karşılaşmalar öncesinde ise elimizde birkaç hikaye, birkaç ortaklık, birkaç rekabet var. İtalya'yı sallayan bir Portekizli, aynı yolda giden iki takım, Bundesliga'yı değiştirenler ve İspanya'nın güneyine damga vuran bir Arjantinli...

İşte dört eşleşme ve dört anekdot...


Porto - Juventus | Ronaldo'dan önceki Ronaldo


Juventus'un şu anda en büyük yıldızı tabii ki Cristiano Ronaldo. Portekizli oyuncu takımdaki varlığıyla birçok insanın Juventus maçı izlemesini ve Serie A'yı takip etmesini de sağlıyor. 

Portekizli oyuncular her dönemde dünyanın tüm liglerine dağılıp kendilerini gösterdiler. Hatta Ronaldo da birçok ülkede top koşturdu. Fakat Juventus, tarihi boyunca Portekizli oyunculardan çok faydalanan bir takım olmadı. Bu seneye kadar sadece yedi Portekizli, siyah-beyazlı formayı giydi. Bunlardan biri de Fenerbahçe'den tanıdığımız sol kanat oyuncusu Dimas'tı.

Juventus forması giyen ilk Portekizli oyuncu ise Rui Barros'tu. Tamam; başlıkta biraz abartmış olabiliriz. 'Ronaldo'dan önceki Ronaldo' demek biraz ağır kaçabilir. Fakat Ronaldo gelene kadar Juventus formasıyla en çok maça çıkan ve en çok gol atan Portekizli oyuncu da kendisiydi. 

Barros'un Ronaldo'ya göre bazı farkları vardı. Birincisi, dünyanın en iyi futbolcularından biri değildi. İkincisi Juventus'a büyük bir bonservis bedeliyle gelmedi. Üçüncüsü de Juventus öncesinde Avrupa'yı gezmedi. Porto'da parladıktan ve bir sezonda dört kupa kazandıktan hemen sonra, 1988 yılında, 23 yaşında Juventus'a adımını attı.

Yabancı sınırının nokta transferi şart koştuğu bir dönemde tercih edilmesi önemliydi. Üstelik tam da Michel Platini sonrası yeniden yapılanan Juventus'ta çok önemli rol üstlendi. Hatta Platini'nin boşalttığı 10 numaralı forma ona teklif edildi ama o büyük ihtimalle baskı hissetmemek adına 8 numarayı tercih etti. 1988-89 sezonunu pek de iyi geçiremeyen Juventus'un en göze çarpan oyuncusuydu. Orta saha oyuncusu olmasına rağmen sezonun en çok gol atan ismi oldu.

Ertesi sezon Juventus yine dördüncülükte kalırken, Barros o kadar golcü değildi. 80'lerin ilk yarısında dört şampiyonluk kazanan kulüp için kötü bir dönemdi ama müzeye bir UEFA Kupası eklemeyi de ihmal etmediler. O yolculukta Barros, Paris Saint-Germain deplasmanında ve yarı finaldeki Köln maçında kritik gollere imza attı. Yine de Rui Barros, iki sene geçirdiği Torino'nun sokaklarında bir efsaneye dönüşemedi. O da direksiyonu Fransa'ya kırdı. Torino'nun soğuk havasından kurtulup Akdeniz sahillerine indi. Monaco ve Marsilya'da geçen 'sıcak' günlerin ardından ülkesine, Porto'ya döndü.

Futbol kariyerinin son altı sezonunu Porto'da geçiren Portekizli, ilk beş sezonda beş şampiyonluk kazandı. Fakat fena sayılmayacak bir kariyere rağmen ülkesinin milli takımında çok fazla maça çıkamadı. Oynadığı dönemde de Portekiz, şimdiki gibi turnuvaların gediklisi değildi. Belki de bugünlerde adının çok fazla anılmasının nedeni de budur.


Leipzig - Liverpool | Klopp ve Leipzig: Aynı yolun yolcuları


Bundesliga'da kendini ispat eden ve adını dünyaya duyuran Jürgen Klopp, Alman futbolunda birçok takımı alt etti. Mesela Bayern Münih, onun kurduğu Borussia Dortmund'a geriden bakmayı alışkanlık haline getirmişti. Birçok takım da sahada Klopp'nun bileğini bükemedi. Bir takım hariç: RB Leipzig!

Hayır; Leipzig, Klopp'u yenebilen bir takım değil. Tam tersi, Leipzig ve Klopp bugüne kadar birbirlerine hiç rakip olmadı. Alman teknik direktör bavulunu toplayıp Merseyside'a yol aldığında, RB Leipzig henüz Bundesliga 2'deydi. Şimdi ise Şampiyonlar Ligi'nde... Geçen sezon turnuvada yarı final bile oynadı. Hatta 'Alman futbolunun 2 numaralı takımı' unvanını Borussia Dortmund'dan aldıklarını düşünenler revaçta.

Leipzig gaza basarken, Klopp da boş durmadı. Liverpool'a giderken zaten dünyanın önde gelen teknik direktörlerinden biriydi. Fakat Liverpool'da yaptıklarıyla tarihe geçti. Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu, kulüp için yeni bir şey değildi ama 30 sene aradan sonra kazanılan lig şampiyonluğu Klopp'u bambaşka bir noktaya taşıdı.

Hem Leipzig hem de Klopp'un yolculuğu birbirine benziyor. Futbol anlayışları da benzetilebilir. Klopp'un tempolu gegenpress'i ile Leipzig'in genç oyunculardan kurulu 'canavar' futbolu, Avrupa'nın devlerini zorlamaya devam ediyor. Klopp artık sayılı menajerlerden biri ve Liverpool dünyanın en iyilerinden. Leipzig henüz o noktada değil. Fakat o aşamaya geçmesi için de çok fazla yol kat etmesine gerek yok. Bu turda, ilk kez karşılaşacağı Klopp'u alt edince bile yolun sonuna yaklaşmış olabilir.


Barcelona - PSG | Bir anti-Barcelona neferi: Mauricio Pochettino 


Jose Mourinho, her zaman rakipleriyle takışmıştır. Bunu da çoğu zaman akıl oyunları ve psikolojik savaş olarak görmüştür. Fakat bir rakibi var ki; onun için psikolojik savaşın daha ötesindedir: Barcelona! 2010'daki Inter - Barcelona eşleşmesi, sonrasında Mourinho'nun Real Madrid'e gidişi, Mourinho'nun Barcelona'da hiçbir zaman hoş karşılanmaması ve daha bir sürü şey...

Şimdilerde benzer bir hikaye başka bir teknik direktör için de yazılıyor: Mauricio Pochettino! Fakat bu hikaye biraz yumuşak kalıyor, zira Arjantinli, daha 'kibar' bir profil çiziyor. Oysa Mourinho'ya göre rekabeti sertleştirmesi için daha gerçekçi nedenleri var.

Mourinho, Bobby Robson ile Barcelona çatısının altına girdiğinde kulüpte yavaş yavaş bir efsaneye dönüşebilirdi. Pochettino'nun ise pek öyle şansı olmadı, zira Avrupa'ya ilk adım attığı yer Barcelona'nın ezeli rakibiydi. Hayır Real Madrid değil; Espanyol! 22 yaşındaki genç Mauricio, Newells'dan ayrılıp Espanyol'a geldiğinde bir kulüp efsanesine dönüşeceğini bilmiyordu. Fakat ufak tefek ayrılıklarla toplam 9 seneyi orada geçirdi. Bu süreçte Barselona derbisinde 10 maça çıktı. Belki sadece birini kazanabildi ama olsun. Diğer yandan Barcelona, onun Espanyol'unu deplasmanda sadece bir kez yenebildi.

Bu istatistikler şimdilerde anlamlı duruyor. Yoksa o günlerde bir haber değeri taşımıyordu. Ne zaman Pochettino 'gözde' bir teknik direktöre dönüştü işte o zaman kılıçlar çekildi. Arjantinli'nin "Barcelona'da çalışacağıma çiftçilik yaparım" ve "Real Madrid'i herkes ister" tarzı açıklamaları Katalan medyasında çok tepki çekti. Hatta bu sezonun başında Quique Setien'in ayrılığı sonrasında adı Barcelona ile anılsa da taraftar tepkisi kulübün rotasının Ronald Koeman'a dönmesine neden oldu. Gerçi Pochettino geçtiğimiz günlerde Barcelona'dan teklif almadığını söyledi ama birçok Barcelona taraftarı bu birleşmeye kendilerinin engel olduğunu düşünmeye devam ediyor.

O dönem boşta olan Pochettino, yeni yılın ilk günlerinde Paris Saint-Germain'in teknik direktörü oldu. Aslında Zidane'ın bu sezon aldığı yenilgilerden sonra adı Real Madrid ile de anılıyordu. Hatta zaman zaman ismi başkentte telaffuz edilmeye devam ediyor.

Belki de Real Madrid'in başına geçmesi için bir Mourinho taktiği uygulaması gerekiyordur. Yani, başka bir takımla Barcelona'yı elemek... Bu sene, o sene olabilir!


Sevilla - Dortmund | İki başaltı, iki bahtsız


Sevilla Borussia Dortmund arasında ortak özellik bulmak çok kolay. Birincisi; kendi liglerinin en iyi takımları değiller. Dortmund, en iyi zamanında bile Bayern'in gölgesinde kaldı. Sevilla ise Barcelona, Real ve Atletico'dan sonraki grubun takımı. Belki o grubun en iyisi ama yukarının parçası da değil.

İkinci ortak özellik ise; iki kulüp de hem kendi ülkelerinin gençlerini yetiştirip parlatmaya hem de yurtdışındaki yetenekleri bulmaya emek harcıyorlar. Belki de büyüklerin gölgesinde kalma nedenleri de budur. Çünkü onlar için üretmek, kazanmaktan daha önemli.

Sevilla 1946'dan beri La Liga'yı kazanamadı. Zaten o da tek şampiyonluk olarak kayıtlarda duruyor. Borussia Dortmund bu açıdan biraz daha zengin ama bu zenginliği de son 25 seneye borçlular. 1960'larda başlayan Bundesliga'da uzun süre zirveden uzak kaldılar. Son 25 sezonda ise beş şampiyonluk kazandılar. Yine de 29 şampiyonluk kazanmış Bayern Münih'i yakalamaları biraz zor olacak.

Avrupa'da işler Sevilla lehine değişiyor ama o da ancak UEFA Avrupa Ligi'nde... O kupayı altı kere kazanan Sevilla, Şampiyonlar Ligi'ne çeyrek finali geçemedi. O çeyrek finali de 60 sene arayla iki kere oynayabildi. Dortmund ise 1997'de Şampiyonlar Ligi'ni kazandı, 2013'te de final oynadı ama her ikisinde de sürpriz takımdı. Halen de sürpriz olarak görülebilir. Zaten son sekiz sezonda da yarı finali göremediler.

Belki bu sezon görebilirler. Her iki takım da ikinci tur için 'kolay' kura çektiklerini düşünebilir. Devlerle oynamaktansa kendilerine benzeyen bir rakiple karşılaşacaklar. Şanslar her iki takım için de yüzde 50. Bu da onları biraz daha iştahlandırıyor. Kazanan için oldukça değerli bir sene olacak. Aynı yolda yürüyorlar, benzer tarzları var ve Avrupa'nın devlerine kafa tutuyorlar. Mutlular ama kazanamıyorlar. Fakat yola sadık kalmak için bazen başarı benzininden doldurmak gerekiyor.

İkinci turu aşan yola daha keyifli ve 'başarılı' devam edeceğine göre kıran kırana bir eşleşme bizi bekliyor demektir.